Okyanusun Hallerine Karşı Koymak

Marguerite Bartherotte’in bulaşıcı bir romantizmi var. Kardeşi Philippe ile yarattığı küçük tasarım markası G-Kero onun hayal gücünün bir ürünü. Bartherotte, markası için Güney Fransa’daki çocukluk anılarıyla Paris’teki deneyimlerini, aşkta ve hayatta, yabani kıyıları ve şehirleri veya aslında hayal gücümüzün hoyratça koştuğu yerleri giysilere resmediyor.

Romantik başlangıç…

Cap Ferret’de hemen sahilin yanında, çok sessiz ve yabani bir yerde, boş ve kumlu, gemilerin arkamızdan iz bıraktığı sahillerde çıplak koşarak büyüdüm. Yedi kız – erkek kardeştik. Evdeki ortam çok neşeli ve canlıydı. Annem ve babam hala o ahşap evde, okyanusun hallerine karşı koyarak yaşıyor. Topraklar güzel ve tehditkar. İşte bu romantizm. Her yaz tatilinin sonunda insanlar kaybolurdu, tüm arkadaşlarım giderdi ve ben de anıları canlı tutmak için çizim yapardım. Bir çocuk olarak tam bir hayalperesttim ve sadece sesler ve görüntüler ilgimi çekerdi. Yedi yaşındayken hikayeler yazmaya ve ilüstrasyon yapmaya başladım. Serge Gainsbourg’u ve onun güzel ilham perilerini dinlerken kendi yaşımda genç çocuklarla ilgili hikayeler yaratırdım….

Romantizmden sonra; Paris şehri…

Biri nereye giderse gitsin çocukluğundan kaçamıyor. Paris’i seviyorum çünkü bambaşka bir yer; gürültülü, her gün yeni biriyle tanışabiliyorsunuz ve en ilginç partilere gidebiliyorsunuz. Paris çok romantik bir şehir ama ne zaman çıplak ayakla yürüsem insanlar beni durduruyor! Bu şehirde hayatımın dört aşkı ile tanıştım ve sokaklarda, her yerde yürüdüm. Benden çok farklı ama aynı zamanda ruhumun benzediği insanlarla tanıştım. Müzisyenlerle ve yazarlarla dost oldum ve de müzik her zaman çizim yapmam için bana ilham verdi, benim için çok önemli! Paris’te güzel kızların bluzlar ve etekler giydiği, mutlu göründüğü, erkeklerinse oturup onları izlediği bahar ayına hayranlık duyarım.

Hayal gücünün başlangıçları…

Eğer yıldızlara inandıysam, sanatçı olmaktan başka yolum yoktu! Anne ve babam çocukken beni teşvik ettiğii icin şanslıyım. Yedi yaşındayken çalışmaya başladım. Okuduğum kitaplardaki ilüstratörler gibi çizmek istiyordum. Yeni bir karakteri keşfettiğim her seferinde, Mowglie, Tintin, Lucky Luke, küçük Nemo, kendime onların çizimlerini taklit etmeyi öğrettim. Tutkuluydum! Karakterlerimin kendi kişiliklerini ve tarzlarını taşıdıklarını farkettiğim zaman durdum.

“Her yaz tatili sonunda insanlar kaybolurdu, tüm arkadaşlarım giderdi ve ben de anılarını canlı tutmak için çizim yapardım.”

Ve sonra, bir ressam olarak…

Resim yapmaya on yedi yaşındayken başladım ve çok hızlı resim yapardım, üç yıl boyunca yazları her gün bir resim yaptım. Anne ve babamın arkadaşları resimlerimi satın alırdı ve çok azimliydim. Diplomamı aldıktan sonra bu işi sürdürmek için Roma’da bir yıl boyunca teyzem Diane ile kaldım ve çok da iyi oldu çünkü Diane harika bir ressamdı. Zihnimi birbiriyle eşleşen renklere açtı. İki yıl sonra Brüksel, Belçika’da karikatüristlik okumak için bir okula (La Cambre) girdim. Ancak, okuldaki iki yılın ardından gün boyunca bilgisayar arkasında çalışmaktan bıkmıştım. Bu dönemde Brezilya’da olan kardeşim Philippe geldi ve benden bir t-shirt için çizim istedi. Tasarımı gördüğüm zaman aklıma doğrudan t-shirtlerin üzerine boyama fikri geldi. İşte G-Kero projesi de böyle başladı! Ama ben her zaman bir ressam olacağım ve seneye bir sergim olacak. Deneyimlerim ve zamanla ressam olma hayalim değişti: artık ondan daha da geniş, her şeyi, insanları, resimleri, müziği içeren kendi evrenimi kurmak istiyorum: hareket!

Hayallerin arasındaki anlar…

Caetano Veloso’nun “Transa” albümünü dinliyorum. Tüm şarkılar sessizlikle ve karanlıkla başlayıp neşe ve renklerle patlıyor. Çok duygusal ve ilham verici. Resim yaparken bunu dinliyorum.

Alessandro Baricco’nun “Novevento: Pianiste” kitabını okuyorum. Benim yaşlarımda Atlantik’te yolculuk eden bir piyanistin hikayesini anlatıyor, müziğini çalmaktan başka bir amacı olmadan piyanosunu çalıyor.

Yakın zamanda Mohammed Ali ve onun Kinhasa’daki ağır siklet dünya şampiyonu George Foreman ile ünlü dövüşünü anlatan “When We Were Kings” adlı belgeseli izledim. Bu Zaire’de, Mobutu’nun rejimi altında geçiyor ve Don King tarafından James Brown şovu ile beraber organize edilmiş. Çökmenin ve yokolmanın eşiğinde bir dünyayı gösteriyor. 70’le- rin Afrikalı Amerikalı kültürünü seviyorum ve bu durumda da Mohammed Ali mükemmel bir kahraman.