Her şeyi, her şeyi, bilhassa ruhumu hiç bulunmayacak yerlere saklamak…

 

 

Sabahattin Ali, inişli – çıkışlı tüm duyguları bir hikayeye sığdırırken hepimizin içerisine ayna tutuyordu… Belki de mutlu sonla biten hikayelerle uyutulan bizler, ilk kez bu kadar gerçek hissedebilmiş, hayatın yalnızlığı içerisinde sonunda bir ortak noktada bulabilmiştik kendimizi… Tüm popüler kültür aldatmacaları bir yana, bu kadar gerçek olduğu için tutkuyla bağlıyız “Kürk Mantolu Madonna”ya hepimizin hayatında; Raif Efendi’ninki kadar yarım kalan hikayeler, Maria Puder’inki kadar kendinden emin ama kararsız anlar var. Ne zaman bu kitabın adı geçse, sonsuz heyecan da tutku da bizim yarım kalan hikayelerimizden geliyor. Tuba Ünsal, Menderes Samancılar, Alper Saldıran, Sercan Badur, Lila Gürmen, Sacide Taşaner, Emrah Altıntoprak, Özge Özel, Basil Abdunnur, Oya Kaptanoğlu ve Kayhan Yıldızoğlu’dan oluşan usta kadrosu akıllara kazınan bir performansla sahne sanatlarının tüm imkanlarını zorlarken üç saatlik zihinsel bir yolculuğa sürüklüyor bizleri…

“Göreceksiniz ya, ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım… Hakiki hayatım benim için can sıkıcı bir rüyadan başka bir şey değildir…”


Tuba Ünsal, kitabı tiyatro sahnesine taşıma hikayesini; “Kürk Mantolu Madonna oyununun yıllarca haklarının alınıp yapılamadığını takip ediyorduk. Yeni sezon oyunumuza hazırlanıyorken fikir değiştirdik ve yeni bir oyuna ihtiyaç duyduk repertuarda. Ekipten gelen öneri Kürk Mantolu Madonna oldu.” sözleriyle anlatmaya başlıyor. Uzun yıllar, filme dönüştürülmesi tartışılan romanın aniden tiyatro sahnesinde karşımıza çıkmasını; ilk önce bu “yapılamama” durumu bizi düşündürdü, fakat bir taraftan da itici bir güç oluşturdu. Hayatımda hep imkansızlıklarla başa çıktım ve en değerli yaratımlar buradan doğanlar oluyor. Önce eserin tiyatroya uyarlamalarını okuduk, sonra Engin Alkan’ın yazdığı uyarlamada karar kıldım ve Engin Alkan’la anlaştık. Ona nasıl bir dünya hayal ettiğimi anlattım, sonra birlikte bu yolculuğa çıktık. İkimizinde ortak hayali, yapılamamış olanı hayal edilenden çok farklı olarak sunmaktı.” sözleriyle anlatırken Tuba’yı bir kez daha alkışlamak istiyorum. Hayatta bir fark yaratabilmek üzere bu denli çaba gösteren insanların ışıltısı, dünyayı bambaşka bir yer yapacak, biliyorum.

Her defasında yüzünde yeni ifadeler, gitgide kendini belli eden bir hayat görür gibiydim. Aşağıya doğru bakan gözlerin gizlice beni süzdüğünü, dudakların hafifçe kıpırdadığını zannediyordum.

 

Kürk Mantolu Madonna’yı bir oyunun ötesinde, bir markaya dönüştürmek üzere çalışan Tuba Ünsal, projeyi “360 derece” ele aldıklarının altını çiziyor; “Bu oyuna bir marka gözüyle bakarak çevresini iyi örmeye çalıştık. Görsel dünya, teknolojinin kullanımı, müzik seçimi, tablonun kimin tarafından yapılacağı gibi her detaylar önemliydi. Öyle bir ekip bir araya geldi ki bu eserin hakkını ancak bu şekilde verebilirdik. Beymen tasarım ekibi Murat Türkili önderliğinde kostümleri hazırladı, Sezen Aksu Veda şarkısını bu oyun için yazdı, Ahmet Güneştekin Maria Puder’in meşhur tablosunu yaptı, Cem Yılmazer ışıkları ve dekoru üstlendi. Tiyatronun rüya takımı oldu.”

Her şey o kadar kusursuz ki… Büyüsüne kapılmamak elde değil!

Raif Efendi’nin son dönemlerini tüyleri ürperten bir performansla sahneleyen Menderes Samancılar’a “Romanı hiç okumayan birine Raif Efendi’yi nasıl anlatırdınız?” diyorum; “Tüm yaşamı ayrılık, acı ve en kalabalık anlarda bile sonsuz bir yalnızlığa tutsak olmuş. Raif Efendi’nin insanların yüreğine yaptığı uzun ve acılı yolculuktur bu ruhların yolculuğu.” diyor. Sahnede doğru da yanlışta ortadan kalkıyor, tek gerçek sahne! “Öyle anlar ve sahneler vardır ki bütün temel kurallar ve ezberler darmadağın olabilir. Bir anda yanlış olan şey en doğru olana dönüşebilir. Özetle bana göre bu meslekte doğru bilinende yanlışı bulmak samanlıkta iğne aramaya benzer.” diyor Menderes Bey, işte bu yüzden tiyatro tamamen cesaret işi. Sahnedeki yüzleşmeyi; “Başarmak ve hata yapmamak zorundasın. Elindeki oku yaydan kaçırırsan ok da hedef tahtası da sen olursun…” sözleriyle tanımlıyor Menderes Samancılar. Tiyatroda ne istediğini bilmek zorunluluğu vardır, seyircide oyuncu da kendinden emin olmalıdır.

Kitabın sizi kendinize döndüren, durup durup yeniden baktıran bir hali var… Alperen Saldıran da “Kitabı ilk okuduğumda hayata yeni başladığımda kendi yaşadıklarım gözümün önüne geldi.” diyor, kitabı ilk okuduğunda hissettiklerini anlatırken… Alperen Raif Efendi’nin hayalci tarafına vurulmuş.

1. Dünya Savaşı’nın tüm keskin gerçekliğinde bu kadar hayalci kalabilmek… “Koyunlar, savaş sesleri içinde bir Derenin kenarında hayallere dalabilmek…”

Her şeye hazır bulunan ve kimden ne gelebileceğini bilen bir insanı sarsmak mümkün müdür?

Sabahattin Ali, Sercan Badur için her zaman en büyük ilham kaynağı olmuş. “Tüm romanları, şiirleri ve hatta bugün şarkılardan bildiğimiz bir çok dizesi… Sonradan onu tanımaya, anlamaya başlayınca Sabahattin Ali’nin ruhuyla devam ediyorsunuz yola. Büyülenmemek elde değil.” Sercan oyuna hazırlık aşamasındayken ailesi de tesadüf eseri, Sinop’ta Sabahattin Ali’nin kaldığı hapishaneye ziyarette bulunuyor; “Annem onun hapisteki odasından fotoğraf ve videolar göndermişti. Çok etkilenmiştim.” diye ekliyor.

Bizler mutlu sona alışığız, dediğimde ise “Ben buna mutsuz son diyemem.” diyerek düzeltiyor beni. “Evet günlükteki hikaye büyük bir dramla bitiyor ancak yazar karakteri bu deneyimle Raif Bey’i artık gerçekten tanıdığını, onun ruhuna ve sırlarına ortak olup artık onunla derin bir bağ kurabildiğini keşfediyor. Ve tüm okuyucu ve izleyicilere büyük bir hayat dersi veriyor.”

Köşeli dizler ve omuzlar, nispetsiz başlar ve memeler, elişi kâğıdından yapılmış gibi keskin renklerle gösterilmeye çalışılan tabiat manzaraları. Kırık bir tuğla parçası kadar şekilsiz kristal vazolar…

Oyunun aşk üzerine hayat üzerine de söyleyecek çok şeyi var Tuba, kitaptan bi alıntı ile tamamlıyor sözlerini; “Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir. İstemektir, bütün ruhunla vücudunla her şeyinle istemek. Aşk bu mukavemet edilemez istemektir.”