İlk bakışta basit gibi görünen hikayeler, bazen öyle güzel anlatılır ki neden bu kadar etkilendiğimizi tam olarak söyleyemeyiz. Carla Simón’un kendi hikayesinden yola çıkarak yazdığı “1993 Yazı” da böyle bir film. Annesini kaybeden 6 yaşındaki Frida’nın dayısıyla yengesinin yanına taşındığı ve bir yandan yaşadığı kayıpla mücadele ettiği, bir yandan da yeni ailesine uyum sağlamaya çalıştığı bir yaz mevsimini anlatıyor. Berlin Film Festivali’nde En İyi İlk Film Ödülü alan filmin tıpkı film gibi sade, içten, hassas ve nazik yönetmeniyle çocuk olmanın karmaşası ve hatıralar üzerine konuştuk.

Çocukluğun hakkında kişisel bir film yapmaya nasıl karar verdin?

Londra’da okurken Lipstick adında kısa bir film çektim. Büyükanneleri ölen iki kardeşle ilgiliydi. Çocukların ölümle yüzleşmesini ilginç bulduğumu fark ettim. Londra’da evimden ve ailemden uzakta olmak kendi çocukluk anılarım hakkında çokça düşünmeme sebep oldu. Londra’ya gitmeden önce annemin hikayesini yazmıştım; sonrasında fark ettim ki pek de iyi bilmediğim bu konu hakkında konuşmak benim için çok zordu. O yüzden ben de yeni ailemle geçirdiğim ilk yazı anlattım. Her şey böyle başladı.

İlk filminde bir çocuk aktörü oynatmak oldukça cesur bir karar. Laia Artigas (Frida) ve Paula Robles’in (Anna) performansları tek kelimeyle muhteşemdi. Sette 6 ve 4 yaşında iki kız çocuğuyla çalışmanın nasıl bir his olduğunu merak ediyorum. Onlarla çalışırken zorlandın mı?

Benim için çok zorlayıcı ve duygusal anlamda yoğun bir deneyimdi. Çocuklarla çalışırken bir şekilde odak noktası onlar oluveriyor. Önce kızların kişiliklerini tanımlamaya çalıştık; böylece onlar bir karakter yaratmak zorunda kalmayacak ve senaryodaki sahneleri oynarken kendileri olabileceklerdi. Onları bir araya getirmek de önemliydi. Laia ve Paula arasındaki ilişki için birçok farklı kombinasyon denedik. Bir tanesinde arkadaş oluyorlardı ama pek işe yaramadı. (gülüyor) Birbirlerini önemsemeleri gerekiyordu ama bir ikilik de söz konusuydu. Yaş farkı da çok önemliydi. Yani kızlarla oldukça fazla zaman geçirdik. Bir anlamda onlarla zaman geçirerek aralarındaki ilişkiyi oluşturmaya çalıştım. Karakterde kalmak; yürüyüşe çıkmak, alışverişe gitmek, yemek yapmak vs. gibi gündelik eylemlerle tüm sahnelerin provasını almış olduk. Böylece kızlar ne yapacağımızı anlayabildi. Bu büyük önem taşıyordu çünkü her gün onlarla çalışmak için 6-8 saatimiz vardı ve bu bir film seti için pek de uzun bir süre değil. Sette bir sürprizle karşılaşmak istemiyorduk.

Çekimler nasıldı?

Senaryoyu hiç okumadılar çünkü küçük kız henüz okuma yazma bile bilmiyordu. (gülüyor) Onlardan spesifik bir şey söylemelerini istediğimde çekim sırasında cümleyi söyleyip “Bunu tekrar edebilir misin?” gibi yönlendirmeler yapıyordum. Rahat hareket edip doğaçlama yaptıkları sahneler de oldu.

Çocukların yer aldığı sahnelerin büyük bir kısmının doğaçlama olduğunu söyleyebilir miyiz?

Tamamen doğaçlama diyemem çünkü bir anlamda kontrol altındaydılar. Örneğin, Laia’nın annesiymiş gibi yapıp sigara içtiği sahnede Laia’yla oynayıp ona annesi olduğumu söyledim ve repliklerini tekrarladım. Çekim sırasında da “Anneni oynadığım günü hatırlıyor musun? Şimdi o halimi taklit etmeni istiyorum.” dedim. Yani doğaçlamayı da yönetmek gerekiyordu.

Çocuklarla aran genelde iyi midir?

Evet, çocuklarla çok sık çalışıyorum. Yaz okulundayken çocuklara gözetmenlik yapıyordum. Londra’ya geldiğimde ve sonrasında Barselona’da çocuklara sinema dersi verdim. Yani onlarla sürekli etkileşim halindeydim.

Laia ve Paula filme nasıl reaksiyon verdi?

Filmi ilk kez Berlin’de izlediler. Odada birçok insan vardı ve büyük bir ekran kurulmuştu. Laia için çok özel bir deneyimdi çünkü çekimleri kronolojik bir sırayla yapmamıştık ve filmin anlamını bir anda kavradı, hatta yaşadığı psikolojik yolculuğu fark etti. Paula yaptığımız çekimlerin çoğunu hatırlıyordu. Ama mesela nehirde ağladığı sahneyi izlerken “Tamam, ağladım. Ama o kadar da çok ağlamadım!” dedi. (gülüyor) Paula ikinci kez izlerken uyuyakaldı! (gülüyor)

Sence filmini izleyip kavrama konusunda yetişkinler ve çocuklar arasında bir fark var mı?

Benim için bu, yetişkinler için bir çocuk filmi. Ama çocukların da izlemesi oldukça ilginç çünkü her şeyi anlamasalar bile küçük noktaları yakalayabiliyorlar. Çok küçük çocuklara uygun olmasa da gençlerin izleyebileceği bir film. Filmi izleyen bazı gençlerin kendi çocukluklarıyla ortak noktalar bulduklarını söylemeleri benim için oldukça ilginçti.

Hayatın gerçekliğine uyum sağlamada çocuklar yetişkinlere göre daha mı başarılı yoksa daha mı kötü?

Çocukların karmaşık durumları anlamada çok akıllı ve zeki olduğunu göstermek benim için çok önemliydi. Bazen yetişkinler olarak “onlar çocuk, anlamaz” diye düşünüyoruz ama öyle değil, anlıyorlar. Üstelik yeni durumlara yetişkinlerden çok daha rahat uyum sağlayabiliyorlar çünkü onlar da hayatta “yeni”ler ve baştan başlamak onlar için çok daha kolay. Annemi kaybettiğimde yaşım daha büyük olsaydı alışmanın çok daha zor olacağını düşünmüşümdür hep. O kadar küçüktüm ki bana “Tamam, artık senin ailen bu” dediklerinde kabulleniverdim. Ama öte yandan, çocuklar duygu durumlarını kontrol etmede çok zorlanıyor. O duyguyu neden hissettiklerini anlamak için gerekli araçlara sahip değiller. Yetişkinler olarak durumu ve hislerimizi analiz edip olan biteni anlamlandırabiliyoruz. Frida annesi öldüğü için kızgındı ama bu kızgınlığı neden hissettiğini bilmiyordu.

Frida’nın annesinin AIDS’den öldüğüne dair birkaç ipucu olsa da filmde bundan hiç bahsedilmiyor. Bu konuyu yoruma açık bırakmayı neden seçtin?

Öncelikle, o dönemde bu herkes için tabuydu ve durum hala pek de değişmiş değil. Bense filmin olayları Frida’nın bakış açısından anlatmasını istedim çünkü ben o yaştayken bilmiyordum ve belli bir yaşa gelene kadar kimse bana annemin AIDS’den öldüğünü söylememişti. İspanya’da insanlar yeni bir hastalık olması nedeniyle AIDS’den çok korkuyordu ve ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Bir de bunun filmin ana teması olmasını istemedim zira önemli bir konu ve rahatlıkla ana tema haline gelebilirdi. Ben yalnızca bağlamı verip bunu arka planda kullanmak istedim.

Bu gibi otobiyografik işlerde neyin kişisel hatıra neyin kurgu olduğunu hep merak etmişizdir.

Asıl mevzu çocukluğunuzu tam olarak hatırlayamıyor olmanız. Anılar birbirine giriyor. Spesifik hatıralarım olmasa da ne hissettiğimi ve bazı görüntüleri çok net hatırlıyorum. Beni evlatlık alan ebeveynlerimle bazı anekdotlar ve hatırladığım şeyler hakkında konuştum. Tüm çocukluk fotoğraflarımı taradım ve hepsini bir araya getirdim: fotoğraflar, anılar ve konuşmalar. Hepsini bir filme dönüştürmek için bazı şeyleri benim yaratmam gerekti. Bana söylediklerini hatırladığım bazı sahneler olsa da neden o şekilde tepki verdiğimi hatırlayamadığım oluyordu. Ben de çocukların benzer bir durumda neden o şekilde davrandıklarını anlamak için birkaç kitap okudum. Üvey annemle de bu konuyu sık sık konuştum çünkü o, benim neden öyle davrandığımı biliyordu. Frida için psikolojik bir yolculuk inşa ettim. Yani kurmaca ve gerçekliğin bir karışımı bu.

Hislerini hatırladığını söyledin. Bir örnek verebilir misin?

Annem öldüğünde ağlamadığım için suçlu hissettiğimi hatırlıyorum. Üvey annem bana son sahnenin neden bu şekilde olduğunu açıkladı çünkü gerçekten olmuştu.

Filmi izlerken bir travmayı yaşayan birini izliyor gibi hissediyoruz. Bu film senin için bir iyileşme süreci oldu mu?

Pek değil. Hayatımdan bir hikayeyi anlatmak istedim ve bunun konuşulabildiği bir ailede büyüdüğüm için çok şanslıydım. Bu hisleri beni iyileştirmeleri için ifade etme ihtiyacı hissetmedim. Bunu anlatmak istedim çünkü olan biteni daha iyi anlamanın bir yoluydu. Benim için tüm bu süreç çok güzel geçti çünkü yeni ebeveynlerimin, kız kardeşimin nasıl hissettiğini ve neyi neden yaptığımı anladım. Bunu anlayabilmek ve hikayeyle yeniden bağ kurabilmek güzel bir histi.

Sence bu, mutlu biten bir film mi?

Evet! Aslında son sahneyi iki defa çekmek zorunda kaldık çünkü birincisinde Laia ağlamadı. İstediğim son o değildi. Kendimi kızın ağlamak zorunda olmadığına ikna etmeye çalıştım. Ama sonra yapımcıyla konuştuk ve bir kez daha denememizi söyledi. Biz de tekrar çektik ve bu kez ağladı. Her iki versiyonu da izlediğimde ağladığı sonun daha mutlu bir son olduğuna karar verdim.

Sinemada sana ilham veren isimleri merak ediyoruz. Sinema dilini etkileyen birkaç isim sayabilir misin?

Carlos Saura’nın “Cria Cuervos”u ve Jacques Doillon’un “Ponette”i beni çok etkiledi. Bu filmleri sevmemin nedeni çocukların yalnızca masumiyetini değil, karanlık yüzlerini de göstermeleri. Bir çocuğun psikolojisini çok iyi yansıtıyorlar. Alice Rohrwacher’ın “Corpo Celeste” ve “Le Meraviglie” filmlerini de çok seviyorum. Claire Denis, Víctor Erice ve Lucredia Martel de sevdiğim diğer yönetmenler.