Felsefeden ve edebiyattan fazla fazla besleniyor Bahadır, sıradan, yüzeyde kalan bir merakı yok hiçbir konuya karşı. Her şeyi en ufak detayına kadar anlamak ve kavramak için tutkulu. “Bunları nasıl yapıyorlar?” sorusu ile başlayan heykel çalışmaları, ustalarla ortaklaşa çalışmalara uzanıyor ve günümüzde teknolojiye dokunuyor, Bahadır’dan tüm detayları duymak için sabırsızız!

Teknoloji sanatla birleştiğinde; sanat, ruhunu nasıl koruyor? Oradaki dengeyi nasıl kuruyorsun?


Sanat, format değiştiriyor, bir fikir sanatına dönüşüyor. Bir felsefeden bahsediyoruz; ben burada heykelin dilini kullanıyorum, formu kullanıyorum, çağın gereksinimlerini çekinmeden kesinlikle sonuna kadar kullanıyorum. Bütün bunlar yaratıcılığımı daha fazla tetikliyor. Hali hazırda yıllardır pratiğimde olan şeyler bunlar zaten. Ben bir şey dönsün, bir şey uçsun diye düşünmüyorum; bir fikri tamamlayacak hareketi düşünüyorum ve kurgulamaya başlıyorum.

Kafanın içi ve içinde bulunduğun dünyanın ilişkisi nasıl? ‘Sistem’ hep kullandığın bir kelime öyle ya da böyle…


Uzun süre ‘piyasada’ çalıştığım için insanlardan pek hoşlanmamaya başladım, müşterilerden nefret etmeye başladım. Daha doğrusu bu müşterilere hizmet veren sektörlerin yöneticilerinden nefret etmeye başladım. Yaşım daha çok küçüktü, sistemin altında kalmak da diyebilirsiniz buna. Sistemle hep bir şeyleri ilişkilendiriyorum çünkü beni bir bakıma besleyen şey. Mesela Van Gogh, Hollanda’nın tarlalarında geziyordu, çevresinde bilmem neler vardı; ben İstanbul’un göbeğinde büyüdüm, benim tarlalarımda gördüğüm bu kapital sistem. İster istemez baskısı, etkisi altında kalıyorsun. Bir yandan da “Neden kalıyorum?” diye soruyorsun. Çok küçük yaşlarda sorgulayınca sadece isyankar oluyorsun ama biraz büyümeye başlayınca bütün nedenleri daha felsefi olarak aramaya başlıyorsun ve taşlar kafada bir yerlere oturmaya başlıyor. Ben bu sistemi reddettiğim için başka bir şey yapmak istiyordum, bu yüzden güzel sanatlara yönelmek istedim. Ve o dönemlerde şöyle bir şey vardı; “Şu bölüm popüler şuna gir, bu bölüme girersen mezun olunca para kazanırsın…”, bir baktım yine…

Sistem.

Aynen! Tabii, yine gideceksin birinin işçisi olacaksın. Ben zaten yıllarımı harcamıştım ve geldiğim noktadan memnun değildim. Yine kendim için bir seçim yapmayacaktım, o nokta “Bir dakika!” dedim. Madem güzel sanatlarla ilgileniyorsun, o zaman bir otur düşün. Ne kazanıp, ne kaybedeceğini boş ver! Seni ne mutlu edecekse onu yap. Sonra resimle heykel arasında gidip gelmeye başladım, nedense heykel daha ilginç geldi. Gördüğüm her şeye anlam veremiyordum ve bu bana çok şey öğretecekti ve keyif alacaktım.

İşlerindeki metaforlar ve hikayeler nerelerden ulaşıyorlar sana?

Bir kitaptan ilham alabiliyorum. Aslında yaşadıklarım, çevremdekilerin yaşadıkları, gördüklerim, bilgi edindiğim her şey, her şeyden. Bir kitap okurken, orada betimlenmiş bir şey, benim daha önce gözlemlediğim bir şeyle ya da düşündüğüm bir şeyle eşleşebiliyor. O zaman fikirlerim çok daha ciddi bir şekilde temellere dayanmaya başlıyor. Mesela bazen “Aaa Freud da bunu düşünmüş!” diyor olmak beni çok mutlu ediyor. Aynı şey Einsten’dan, Platon’dan da gelebilir. Bir çeşitleme yapmıyorum zaten, ille de o felsefeye bakayım, şuna bakayım gibi.

Malzemelerinle ilişkin nasıl?

Son 4-5 senedir ürettiğim her şey kesinlikle düşüncelerim ve bulduğum kavramlarla örtüşen malzemeler üzerinden yürüyor.

Esas merak ettiğimiz, o materyalin duygusuyla olan ilişkin aslında.

Taşların duygusu var, bu çok başka bir şey. Sebebini ben de bilmiyorum… Seviyorum, meditasyon gibi… Hoşuma gidiyor dokunmak, enerji alıyorum, başka şeyler görüyorum, 1 milyon yaşından büyük olduğunu biliyorum,
saygı gösteriyorum, ona dokunurken onu yontmaya çalışırken zarar vermek istemiyorum, onun içerisinden düşüncelerimi dışarıya nasıl aktarabilirim bunları sorguluyorum. Bunlar tabii ki kişisel şeyler, işin sanatsal ayağı bile değil aslında. Hepsi benim kendi iç dünyamda olan bir şey. Taşları çok seviyorum. 3 ay, 5 ay, 6 ay bir mermerin üzerinde çalışabilirim, bundan da hiç sıkılmam.

Peki nereden buluyorsun bu malzemeleri?

Her yere gidiyorum. Bütün sanayilere girer çıkarım. Türkiye’nin herhangi bir şehrine gidiyorsam yaptığım ilk iş sanayilere gitmektir, eski ustalarına bakmaktır, taş ocaklarını gezmektir. Hurdacı geziyorum, birçok malzemeyi alıyorum eviriyorum, çeviriyorum, uğraşıyorum, kesiyorum, biçiyorum. Bir de yeni malzeme almayı çok seviyorum çünkü bilmediğim şey bana daha çok şey öğretiyor.

Seni etkileyen sanatçılar var m?

Ya aslında beni etkileyen çok şey var, varmış. Ben de bazen kendime kendi yatak odamı açıyorum. Etkilendiği işler de var, sanatçılar ve heykeller de. Bazı etkilendiğim heykelleri kimin yaptığını da bilmiyorum. Bazen bilmek de istemiyorum.

Bazen hikayede “kim” önemli değil galiba…

Evet değil. O an benim orada ne algıladığım ne hissettiğim ne yaşadığım, beni nereye götüreceği önemli.

Seravezza’da bulunduğun dönemde, monumental sculpture çalışmaları yapıyordun. Türkiye’de sanatsal bağlamda, çok kullanmadığımız bir kavram, farklı yerlere gidiyor.

Ya monumental dediğinde aslında bir meydanda orayı işaretlemiş ve kendini gösterebilen bir heykelden bahsediyoruz. Ve o mekanın belleğiyle de ilişkilenen bir şeyden bahsediyoruz. Anıt dediğimiz zaman, biraz daha ideolojik bir şeye kayıyor spesifik olarak Türkiye’de. Çünkü bizim ülkede anıtsal heykel algısı ideolojik heykellerdir. Kahramanlık hikayeleri gibi. Türkiye’de zaten çıktığın zaman göreceğin heykeller bellidir. Şair büstü, yazar büstü, kahraman büstü, ama bunu dışında mekanla bağdaşan çağdaş heykelleri çok fazla göremezsin. İşte o mekanla özdeşleşen çağdaş heykellerin olduğu kamusal işlere monumental sculpture diyebiliriz. Ama burada buna kamusal alan heykeli deyip de geçebiliyoruz. Serevezza’da bir atölyede çalışıyordum, Palazzo dei Medici’nin tam karşısında çok eski ve köklü bir atölyede. Serevezza’nın bir özelliği var; bu atölyenin hemen arkasında çok yüksek bir dağ var ve bu dağdan Michelangelo mermer alırmış. Serevezza bu yüzden taş ve mermer heykelin beşiği.

Ben çok uzun süre kamusal alan heykelleri üzerine araştırmalar yaptım, çünkü büyük boyutta heykel yapmayı çok seviyorum ve bu alanda var olmayı da çok istiyorum. Bir meydan, bir alan, bir köşe topluma daha
hızlı dokunabildiğin bir yer. İtalya benim için bu noktada çok önemli bir ülke. Her meydandaki her heykelin bir anlamı var, gerek teolojik bir şey anlatıyor olsun, gerek mitolojik bir şey anlatıyor olsun, onu o günün pratiği ve dinamiğiyle ele aldığınız zaman bir yere bağlamanız çok mümkündür. Ve günümüzde de yine İtalya üzerinde konuşacak olursak orada görebileceğiniz çağdaş heykeller de mekanla iletişim kurarlar. Tabii sanat eğitimi olması gerekiyor ki bunu insanlar anlayabilsin. Orada çoğu insan bunun içinde büyüdüğü için değerini iyi biliyor, anlıyor ve kavrıyor.

Peki bir yere ait olmanın, üretim sürecinde avantajları ve dezavantajları nedir?


Ben bir yere bağlı olmayı sevmiyorum, dolaşmayı seviyorum. Atölyem var ama genelde meslektaşlarımın atölyelerini ziyaret etmeyi tercih ediyorum. Ya da yurt dışına gidiyorum. Gittiğin ülkede bazen öyle bir aura oluyor ki… Mesela Mayıs ayında Mumbai’deydim, hava 45 derece ve inanılmaz bir nem var. Bir adada çalışıyoruz. Bütün halk balıkçılıkla geçiniyor, çalışma alanına giderken yerlerde karidesleri görüyorsun. Her yerde balıklar asılı, hava inanılmaz sıcak, bir koku var… Kendine gelemiyorsun, ama başlıyorsun çalışmaya! Mesela öyle bir sıcakta, öyle bir ortamda gelip de İstanbul’da üretmek bana keyif vermez, ama Hindistan’da seni başka şeyler besliyor. O anı kabul ediyorsun ve adapte oluyorsun.

Ben bu coğrafyada doğduğum için birçok handikabı biliyorum. Karşımda bir problem olduğu zaman, bir dış mekanda heykel yaparken mesela, onun neden olmadığını biliyorum çünkü buradaki sistemin nasıl yürüdüğünü biliyorum. O zaman kendinden ödün vermek istemiyorsun, ama dışarıya gittiğin zaman sen bir misafirsin bir yabancısın, fikir yürütebilirsin, arkasında başka şeyler arayabilirsin karşılaştığın problemlerin, ama burada sebebini biliyorsun.

Ama yine de bir yerde bu sistemin içindesin sen de…

Dışında olmayı tercih etmedim çünkü onu tercih etseydim bu malzemeleri kullanmazdım, başka bir yerde olurdum, beni de kimse bilmezdi, dağın başında keyif ala ala yoluma devam ederdim, farklı bir pratiğim olurdu. Ben burada olmayı tercih ettim. Çok güzel insanların olduğu bir ortam ama bir o kadar
da çok kötü kalplilerin. Doğru ve yanlışı ayırt etmek gerekiyor. Bak, benim deneyimlediğim bir şey var, mermerle ilgili. Koca bir bloğu bölmeniz için bir delik açarsınız, ilk önce o bloğu ikiye yararsınız. İşte sistem benim için böyle bir şey, fuar benim için böyle bir şey. Eğer ki ben orada bir şey söyleyeceksem, içine girmem gerekir. Kaleyi içeriden fethedeceğim ve bunu yapacağım.