Bir sanat eserinin gölgesinde geçen “Bunu Ben de Yaparım” oyunu; sanatın gücünü, tahammülsüzlüğü, yargıları sorgularken İbrahim Selim’le akıllara kazınıyor.

Nick Hornby’nin ‘Nipple Jesus’ adlı öyküsünden; ‘Bunu Ben de Yaparım’ başlıklı oyunla DOT sahnesinde karşımızdasınız. Dave karakteri sizi hangi yönüyle heyecanlandırıyor?

Dave, çok güzel yazılmış bir karakter. Çok gerçek. Anlattıkları, tarif ettikleri, kurduğu cümleler…her şeyiyle -bir kurmaca karakter olmasına rağmen – henüz canlanmadan, kağıt üzerinde okurken dahi gerçek bir insan. Dolayısıyla böyle bir karaktere ses ve beden olmak beni en başından beri çok heyecanlandırıyor.

Tek kişilik bir oyun, izleyiciyi ve oyuncu için çok farklı bir deneyim. “Sahnede tek başına olmak” nasıl hissettiriyor?

Yalnız olmak, provalar sırasında çok da hissettiğim bir şey değildi açıkçası. Ne zaman ilk oyunla birlikte seyircinin karşısına çıktım, tek başıma olduğumu o zaman fark ettim. Bu başta endişe verici olsa da, sonradan aslında anlattığım hikâyenin hep yanımda olduğunu ve beni hiç yalnız bırakmadığını hissettim. Bu oyun, aslında bir öykü ve iyi bir öykü; çok sıkı örülmüş hiç boşluğu yok. Bir metin olarak, ilk satırdan son satıra kadar gücünden bir şey yitirmiyor. Bu açıdan metnin en başından beri en sadık eşlikçim olduğunu söylemeliyim.

Oyunun çıkış noktası olan “tahammülsüzlük” kavramı üzerine neler söylemek istersiniz?

Tahammülsüzlük bence dünyanın en temel sorunlarından biri. Politikadan sanata her alanı kapsıyor. Böyle sıcak bir konu çevresinde şekillenen bir oyun yapmak hem kolay, hem de zordu bizim için.

Oyunun güncel sanatla ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?

Güncel sanat, eser ile “bakan” kişi arasında doğal bir mesafesi olan, bunu bilhassa tercih eden, ya da bu mesafeyle barışık bir alan. “Bunu Ben de Yaparım” da bu mesafenin farkında olan ve ondan beslenen bir oyun. Sanattan “anlamak” ya da “cehalet” arasındaki tezatlıkla uğraşıyor. Bu durumun toplumdaki resmine bakıyor ve güncel sanatın “sıradan insan” ile ilişkisini didikliyor.

Güncel sanatın, muhafazakar kitlelerce maruz kaldığı tepkiyi hayatın içerisinde gördüğünüzde sizin reaksiyonunuz nasıl oluyor?

Muhafazakarlık ekseriyetle bilmemekten beslenen ve bilgiyi reddeden bir şey. Sadece güncel sanata değil, bilginin ve aydınlanmanın yolunu açan her şeye karşı duruşu olan bir tutum. Bu bir oyuncu olmanın ötesinde bir insan olarak beni umutsuzluğa sürüklüyor.

Çağdaş sanat formları, “bunu ben de yaparım” kibriyle sıkça karşılaşabiliyor. Bu durumu bir icracı olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bunun küçümseyici bir tavır olduğunu düşünüyorum. Bir eserle ilk karşılaşıldığında orada görülmeyen büyük bir yaratım süreci olabilir; eser basit gibi görünse de, uzun bir düşünme sürecinin sonunda ortaya çıktığı için basit olmayı başarmıştır. Bence basit ve kolay görüneni başarmak her zaman daha zor. Bu küçümsemenin nedeninin de görünmeyeni merak etmemek ya da onunla ilgilenmemek olduğunu düşünüyorum..

Oyun öncesi ve sonrası rutinleriniz var mı?

Ses ve beden egzersizleri dışında belli bir rutinim yok.

Bugüne kadar izlediğiniz en etkileyici oyun?

DOT’ta sahnelediğimiz çoğu oyunu etkileyici buluyorum. Özellikle Festen ve Supernova izlediğimde çok etkilendiğim iki oyun oldu. Bunun yanı sıra Semaver Kumpanya, Craft ve Krek’te de bugüne dek pek çok etkileyici oyun seyrettim.

Hangi metni sahneleme fikri bile ayaklarınızı yerden kesmeye yetiyor?

Özellikle bir metinden bahsetmek çok zor. Elime alıp, prova sürecine başladığım her oyun ayaklarımı yerden kesiyor. Ayaklarımı yerden kesmeyen bir şeye dahil olmayı pek tercih etmiyorum.