Giriştiği her işi standartları hayli yüksek bambaşka bir mertebeye taşıyan, üstelik bunu sahne/kamera arkasında süren tüm o zorlu mücadeleye rağmen sanki çok kolaymış gibi gösteren, özel biri Bartu Küçükçağlayan. Ödüller de aldığı tiyatro oyunlarındaki performansları (Kumarbazın Seçimi, Hoop Gitti Kafa), dizilerde geniş kitleleri yakalayan rolleri (Yalan Dünya, Jet Sosyete), ulusal ve uluslararası düzeyde onurlandırmalara vesile olan bağımsız filmlerdeki oyunculukları (Çoğunluk, Kelebekler) ve Büyük Ev Ablukada’yla muazzam bir noktaya ulaşan müzisyenliği Bartu’yu özel kılan şeylerden sadece birkaçı. Tüm kariyerini buraya sığdırmak mümkün değil. Bu sonu gelmeyen üretkenliğin birçok farklı yansıması var. Geçtiğimiz sene Sundance Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’nü alan, Tolga Karaçelik yönetmenliğindeki Kelebekler’deki rolü de Bartu’nun üretkenliğinin kusursuz yansımalarından biriydi. Film, Tolga Karaçelik’i kuşağının en değerli yönetmenlerinden biri olarak daha da yüksek bir yere yerleştirmekle kalmayıp, Bartu ile Tolga arasında da sağlam bir bağ kurdu. Bu bağ ikisini BluTV’nin yeni dizisi Bartu Ben’de yeniden buluşturdu. Dizinin senaryosunu Bartu yazdı. Başrolünde de o var. Yönetmen koltuğunda, daha doğrusu dizinin çekimleri sırasında geçirdiği motosiklet kazası yüzünden tekerlekli sandalyede ise Tolga Karaçelik oturuyor. Merak etmeyin, Tolga gayet iyi. Artık ayakta.

“Kendimi kullanarak, rahatsız olduğum her şeyden bahsettim. Rahatsız olduğum şeylerin çoğunda kendim de varım. O yüzden psikolojik açıdan da değişik bir şey oldu.”

Bartu Küçükçağlayan’la bu yeni dizisi vesilesiyle, buluştuğumuzda absürt komedi ve dramı birleştiren “Bartu Ben” hakkında konuşmaya başlıyoruz hemen. “Dizi için ‘Bartu Küçükçağlayan kendi hayatından yola çıkarak yazdı’ dediler birkaç yerde. Nefret ettim” diye söze giriyor Bartu. Dizide kendisini oynuyor gibi gözükse de, bu karakterin kendi hayatındaki gerçeklerden bağımsız ilerlediğini de aktarıyor. “Kendimi altüst etmek için yarattığım bir şey bu aslında. Hiçbir şey gerçek değil ve her şey gerçek. Hiçbir şey içimden çıkmadı ve her şey içimden çıktı. Kendime attığım çalımlar da var orada. Gerçek olmasını isteyeceğim ve gerçek olmayan şeyler de var. Kendimle dalga geçmek için kendimi soktuğum durumlar var. Gerçekte kabul etmediğim bir şeyi kabul ederek ne olabileceğini gösterdiğim yerler var. Kendimi kullanarak, rahatsız olduğum her şeyden bahsettim. Rahatsız olduğum şeylerin çoğunda kendim de varım. O yüzden değişik bir şey oldu. Psikolojik açıdan da değişik oldu.” diye anlatmaya devam ediyor.

Dizideki menajeri Şermin (gerçek hayatta da ismi aynı) Bartu’ya “Halkla ilişkin kopuk, röportaj bile vermiyorsun. Hiç kimse gerçek Bartu’yu tanımıyor” diyor. Biraz şakayla karışık, “Kimdir gerçek Bartu? Kim olduğunu ve ne istediğini buldun mu?” diye soruyorum. “Ne istediğimi asla bulamadım. Sürekli başka şeyler istiyorum. Kıskanç bir hayvan gibi, bir şey gördüğümde aynısı benim olsun istiyorum. Hayatımı ona göre aniden değiştiriyorum. Bu yüzden bin tane farklı işim var. Sürekli farklı şeylerle uğraşıyorum. Ne istediğimi asla bulabilmiş değilim. Gerçek Bartu kim? Onunla da asla görüşmek istemiyorum. Halkla da ilişkim kopuk.” diye kahkahalarla bağlıyor sözünü.

Ne istediğini bulamadığını söylese de, çok uzun zaman önce bulduğu şeyleri içten bir bağlılıkla yapmaya devam ediyor Bartu. Her şeyin nasıl başladığından laf açılınca, Eskişehir’deki çocukluk günlerini anıyor. “Ortaokuldayken tiyatro seçmesi yapıldı. Çok girmek istedim ama beni almadılar. Sinirlenmiştim ama zamanla geçti. Seçmesi yapılan oyunu izledim sonradan. Bir üst sınıfta Başar diye biri vardı. Başar o kadar güzel oynuyordu ki… Herkes gülüyor, alkışlıyor… Hemen aşırı kıskandım. ‘Benim böyle olmam lazım’ dedim. Bir sene çalıştım. Seçildim. Başar ben oldum bu sefer. Oyunculuk hikayesi böyle başladı. Sonra The Doors (Oliver Stone, 1991) filmini seyrettim. Dedim ki ‘Hemen Jim Morrison olmam lazım.’ Bir grup kuruldu. Şarkıcılık başladı. 20 senedir ne yapıyorsam onu yapıyorum işte.”

Sahnede olduğu ilk anı konuşuyoruz. Henüz Eskişehir’deyken, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nin müzik şenliklerinde, punk icra eden ilk grubuyla sahne almış Bartu. Biz çalıyoruz ama insanlar sol çaprazımızda ve uzaktalardı. O yüzden boşluğa ve betona çaldığımızı hatırlıyorum. Eskişehir’de o zamanlarda düğün salonlarında konserler yapılırdı. Pis ortamlar. Ama güzel de anlardı. 1990’larda Eskişehir’de müzik ortamı aşırı iyiydi. Çok beslendim oradan.”

“Gerçek Bartu kim? Onunla da asla görüşmek istemiyorum. Halkla da ilişkim kopuk.”

Eskişehir’den nasıl beslendiğini anlatırken, 1998 yılında onu Eskişehir’in ötesine taşıyan internetten de bahsediyor. mIRC (1990’ların sonunda internette yaygın biçimde kullanılan popüler sohbet yazılımı) aracılığıyla İstanbul’la nasıl bağlantı kurduğunu, Soulseek’le -indirmesi bir koca gün süren şarkılarla- ‘Raksotek’te satılmayan müziğe nasıl ulaştığını anlatıyor. “Eskişehir’in bana yaptığı en son kıyaksa oradan kurtulmak istemem oldu” diye de ekliyor. “O İstanbul’a gitmek zorundasın ya… İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı giriş sınavında Yıldız Kenter ‘Neden seni bu okula alayım?” demişti bana. Ben de ‘Eskişehir beni artık doyurmuyor.’ demiştim. Bence beni bu yüzden aldı okula.” İstanbul’a taşındığında şehirle tek bağlantısının konservatuar olduğunu anlatıyor. “Okula çok inanmıştım Yıldız Kenter varken. Sonra Yıldız hoca bir şekilde uzaklaştırıldı okuldan. Öyle olunca okul sanki beni de uzaklaştırdı. Kent Oyuncuları’nda bir oyunda oynamaya başladım. Hemen g.tüm kalktı. Ödüller aldım. Baktım tiyatro da yapıyorum, okul anlamsız gelmeye başladı. Gitmedim. 12 senede mezun oldum. Okul hikayem böyle bitti.”

İstanbul’da yaşamaya başladığı ilk yer olan Kadıköy’den bahsederken “O kadar içime kapanıktım ve evden çıkmıyordum ki, yıllarca Beyoğlu’na gitmemişim. Bir gün arkadaşlarım götürdü beni” diye gülerek anlatıyor. “Kadıköy’de The End (Korsan DVD’lerin aktif olarak üretildiği 2000’lerin başındaki meşhur DVD dükkanı) vardı. Beni günde üç filmle eve kilitledi The End. Orası olmasa herhalde bağımsız sinemayla tanışamayacaktım. Bağımsız sinema kafası açıldı bende.” Bağımsız sinemayla kurduğu ilişkiyi İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde aldığı bir kursla daha da sağlamlaştırmış. “Derviş Zaim senaryo dersleri veriyordu. Geçenlerde senaryo yazarken aklıma Derviş Zaim’in sözleri geldi. Sonradan fark ettim ki aşırı yardımcı olmuş bana.” Dizilereyse okul macerası devam ederken hayatının bağımsızlığını kazanmak için başlamış. Dizlere başladığı o ilk döneme dair ne hatırladığını sorduğumdaysa tek kelimeyle cevap veriyor. “Şişmandım.”

Kendisiyle rahatlıkla dalga geçebilen, kendisiyle uğraşan bir insan Bartu Küçükçağlayan. Gülerek verdiği bu cevabının üzerine kendisiyle ne kadar barışık olduğunu soruyorum. “Kendimle barışabildiğimi asla düşünmüyorum. Sürekli kavga ediyoruz. Hep kazanıyorum. Fakat o döneme dönüp baktığım zaman her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu görüyorum. Diziler özgürlüğüm için iyiydi. Tiyatrocu olurken bu işten hiç para kazanamayacağımı zannediyordum.” Oyunculukla ilgili karşılaştığı zorlukları konuşmaya başlıyoruz. Pes etmeyi ya da bırakmayı düşündü mü hiç? “Konservatuarda üçüncü sınıftayken ‘Oyunculuk yapmayacağım’ dediğimi hatırlıyorum. Geriye dönüp baktığımda bunu 20’li yaşların başındaki bir bunalım olarak görüyorum. Hem kendime, hem de aileme şov yapmışım o zaman. G.tüm kalkmış gene. O dönemden iyi şeyler çıktı. Yaptığım her hata beni başka bir şeye sürüklüyor.”

“Kendimle barışabildiğimi asla düşünmüyorum. Sürekli kavga ediyoruz. Hep kazanıyorum.”

Söz zorluklardan açılınca endüstrisinin o artık kemikleşmiş sıkıntılarına geliyor konu. “Koşullar aşırı kötü. Ama koşullar kötü olmasına rağmen, işini yapmaya çalışan insanlarla vakit geçirince saygı duymak zorunda kalıyorsunuz. Çünkü koşullar kötü de olsa, eleştirmek istesen de, işin içine girdiğinde suçun o bireylerde olmadığını anlıyorsun. O yüzden sektöre karşı bir Stockholm Sendromu yaşıyorsun.” İstememesine rağmen yapmak zorunda kaldığı şeyler oldu mu? “Olmadı. Yapmak istemediğim hiçbir şeyi yapmadım. Uzun seneler gerçekten röportaj da vermedim. Sonra bir anda kendimi Ezhel’le röportaj yaparken buldum. Hoşuma da gitti. Çünkü bilmediğim şeyleri öğrenmek istiyorum.”

Kariyerinin herhangi bir noktasında, “Bu iş oldu, başardım” diyebildi mi? Bunu merak ediyorum. “Onu beceremiyorum. Albüm çıktı. Ben canımı sıkacak bir şey buldum. Bu dizinin olacağı haberi geldi. Bu işin olmasını sağlayan insanlardan bir tanesi, BKM’den Dilara aradı. ‘Tamam. Bu iş oldu. BluTV kabul etti’ dedi. Ben ‘Hay Allah kahretsin’ dedim. Uğraşmam gerekecek yüzlerce şeyi düşündüm.” Müzikte de mi böyle? Kendisini rahat bırakabildiği bir an yok mu? “Kendime karşı hala acımazsızım. Ama son yıllarda biraz geçti bu. FIRTINAYT albümünü seviyorum mesela. Onu içim rahat şekilde dinleyebiliyorum. Çünkü dört senemi verdim ben ona. İçinde çok kan var. Çok savaş verildi. Dağıldı ortalık. Muharebe alanına döndü.” Nasıl savaşlar, diye soruyorum. “Duygusal savaşlar. ‘Yaratım süreci sancılı geçti’ klişesi burada geçerli. Albümle kavga ediyordum sürekli. Bir o beni yeniyordu. Bir ben onu yeniyordum. ‘Arayan Bulur’ diye bir şarkı var son albümde. Orada bir tane laf var. ‘İnsan büyüdükçe -kusura bakma- giderek kendine benziyor.’ Bu lafı bulana kadar baya uğraştım. Elimde sadece ‘İnsan büyüdükçe kendine benziyor’ vardı. Dört ayın sonunda ‘Kusura bakma!’ dedim. Beş hece için dört ay anksiyete yaşadım.” Bu sıkıntısını ve dikkat bozukluğunu (ADD) –zorluklarına rağmen- bir şans olarak da görüyor. “Babam ‘Uzaylısın sen, normal insan değilsin’ derdi. Uzaylılığım semptomlarımdan geliyor.”

Oynadığı rollere nasıl hazırlandığını, karaktere nasıl girdiğini konuşuyoruz. “Yönetmenlere bırakıyorum genelde. Bana kalırsa ben çok hata yapıyorum. Onlar düzelttikçe bir şeye dönüşüyor. Bir de senaryo çok önemli. Bazen senaryo sizi oynatıyor. Orada öyle bir şey yazıyor ki, söylediğinizde karakterin kendisine dönüşüyorsunuz. Oyunculuğa çok da kafa yormuyorum. Seyredince de belli oluyor.” Fatih Akın, Yavuz Turgul, Seren Yüce gibi birçok değerli yönetmenle çalıştı Bartu. Rol aldığı son film Kelebekler’de ve Bartu Ben’de ise Tolga Karaçelik onu yönetti. Tolga ile çalışmanın nasıl bir deneyim olduğunu anlatıyor. “Daha önceki filmlerde hep birkaç jenerasyon üstümle çalışıyordum. Tolga ise benimle aynı kuşaktan biri. Birbirimizi karşılıklı olarak anladığımız müthiş bir şey inşa etmeye başladık. Kelebekler filminden sonra da devam etti bu. Arkadaşlığımız da çok hoşuma gidiyor. Bartu Ben’in senaryo sürecinde de birlikte çalıştık.”

“İnsan büyüdükçe -kusura bakma- giderek kendine benziyor.”

Bartu Ben’e kadar daha önce hiç senaryo yazmamış aslında Bartu. Aaron Sorkin’in Masterclass’taki ‘Senaryo Yazma’ dersinden de faydalanmış yazım sürecinde. “Senaryo yazdıktan sonra küvete girip dersleri izliyordum” diyor. Tüm senaryoyu ise baştan sona tek başına, bir odaya kapanıp yazmış. “Tolga dahil olduktan sonra bazılarını beğenmedi. Bir daha yaz dedi. Bir daha yazdım. Bir daha beğenmedi. Bir daha yazdım” diyor. Diziyle alakalı konuşmaya başladığımızda “On bölümlük muhteşem bir macera!” diye kahkaha atıyor. “Bir komedi dizisi gibi algılanıyor. İlk bölüm öyle aslında. Fakat dizinin uzun bir macerası var. Sizi rahatsız da edecek. Birinci bölümle onuncu bölüm arasında dramatik bir kurgu var. O hoşuma gidiyor. Aslında on bölüm birden çıksın istiyordum. İnsanlar Bartu Ben’i uzun bir sinema filmi gibi izlesin isterdim. Çünkü Tolga da bir sinema filmi gibi çekti diziyi. Tolga’sız bu işi yapsaydım çok başka yere giderdi.” Zorlandıkları kısımları sorduğumdaysa “Hiçbir şeyde zorlanmadık” diye başlıyor anlatmaya. “Hatta çekimler sırasında ikimizi de hastaneye kaldırdılar. Tolga motosiklet kazası yaptı. Son iki haftayı tekerlekli sandalyeyle, yaşlı dedeler gibi dolaşan bir yönetmenle çektik. Elinde bastonla “Hahaha!” diye gezen bir yönetmenimiz vardı. Hastane sonrasında ikimizin de seti vardı. İkimiz de sete gittik. Seti hala özlüyorum. O yaratım, üretim süreci çok güzel.

Kamera karşısında olmaktan sahnede olmaya geliyor söz. Büyük Ev Ablukada’yı konuşmaya başlıyoruz yeniden. Bir röportajında “Çıkınca ne yapacağını bilemediğin bir yere dönüşüyor sahne” demiş Bartu. “Ben mi demişim? Güzel demişim. Normalde kafam durmuyor ya benim… Sahnede duruyor işte. Konsantre oluyorsun iki buçuk saat. Tiyatroya benzetiyorum. Zaten FIRTINAYT setimiz de baştan aşağıya birbirine bağlı bir set.” Müzik ya da sinemayı seçmek zorunda kalsaydı hangisini seçerdi? “Kesinlikle müziği seçerdim. Müzik hepsinden daha iyi. Konserlerde kendimi iyi hissediyorum. Sanat dalları içerisinde sahip olabileceğiniz en iyi şey konser” diye açıklıyor.

Gelecekte neler yapacağını konuşmaya başlıyoruz. Gündemdeki projesini açıklıyor Bartu. “Bundan sonraki projem dinlenmek. Bu bana doktorlar tarafından söyleniyor. Tüm bu süreçte sevgilime iki soru sordum. İlki dizinin kabul edildiği zamandı. ‘Nasıl seviniliyor?’ dedim. Nasıl sevineceğimi bilemedim çünkü. Sadece bir sinir geldi. Bittiğinde de ‘Nasıl dinleniliyor’ dedim. Yatacak mıyım? Evde yatınca o dinlenmek mi oluyor? Nasıl dinleneceğimi bulmaya çalışacağım. Projem bu” diyor.

Röportajın sonlarına, daha doğrusu kayıt cihazını kapatacağımız anlara doğru, “Özellikle anlatmak istediğin bir şey var mı” diye soruyorum. “Anlatmak istemediğim her şeyi anlattım sanki” diye gülmeye başlıyor. Röportajın ses kaydıyla ilgili her şey yolunda mı diye elimi telefona doğru uzatıyorum. “Kaç dakika olmuş” diyor. 45 dakika olmuş. “Baya iyi lan 45” diyor. “Ben Ezhel’le konuştum. Salak gibi iki saat konuşmuşum. Röportajı toparlarken başım çok belaya girdi” diyor. Kahkahalarla kapatıyoruz cihazı. Sonrasında bir 45 dakika da kayıt cihazı olmadan konuşuyoruz…

Full Look: Common Leisure
Photography by Kıvılcım Güngörün