Sonar İstanbul’da gerçekleştirdiği performansın ertesi günü, Ben Frost’la buluşmak için Karaköy’e doğru yola çıkıyorum. Buluşacağımız, Tophane tramvay durağının karşısındaki minik parka geldiğimde onu bir bankta tek başına oturmuş halde, baharın bu ilk güneşinin tadını çıkartırken buluyorum. Etrafındaki hiç kimse muhtemelen bu adamın ne önceki gece Sonar’da sahne aldığının, ne de sadece birkaç saat önce İstanbul’daki odasında Netflix’in önemli prodüksiyonlarından Dark’ın ikinci sezonunun soundtrack’i için çalıştığının farkında değil. Benzersiz alçak gönüllülüğü ve insanların arasına karışabilme yeteneği, Karaköy’deki bir parkta otururken onun sivrilmemesini sağlıyor. Fakat onunla konuşmaya başladığınız anda keskin gözlem yeteneğinin, dünyayı ve farklı sanat dallarını kavramak konusundaki üstün başarısının ve zekasının o çok yönlü üretimine nasıl yansıdığını anında anlayabiliyorsunuz. Sadece Dark için üretim yapmıyor Ben Frost. Deneysel müzik alanında yayımladığı ve onu Brian Eno ile dahi ahbap yapabilecek orijinallikteki albümleri, Sleeping Beauty, Super Dark Times, Fortitude için yaptığı soundtrack’ler, Tom Clancy’s Rainbow Six Siege için bestelediği oyun müzikleri, Iain Banks’in The Wasp Factory’sini tiyatroya uyarlayışı, göçmen krizini merkeze alan enstalasyonlar için yaptığı ses yerleştirmeleri Ben Frost’un yaratıcılığına dair örneklerden sadece birkaçı.

Tıpkı parkın geri kalanıyla bütünleştiği gibi, önceki geceki performansında da seyirciyle bütünleşmişti Ben Frost. Salonun tam ortasında, seyirci ile arasında bariyer olmadan, aynı hizada, iç içe duruyordu. Daire şeklinde dizilen hoparlörlerin salonun ortasına dönük olduğu, konserden ziyade ses enstalasyonu diyebileceğimiz bir etkinlikti bu. Tophane’den Galata’ya doğru yukarı çıkarken uğradığımız Depo Istanbul’daki sergileri gezerken, sözü performansına getiriyorum. Arkasında yatan niyeti sorduğumda anlatmaya başlıyor. “Benim müziğim çaldığım ufak mekanlarda doğdu. İşler ilerledikçe sahne aldığım salonlar gittikçe büyüdü. Bunun hoşuma giden tarafları var. Fakat seyirci ile ilişkimin kopması hoşuma gitmiyor. Seyirciden üç metre yukarıda performans gösterilmesine dair kabul edilmiş bu paradigma ile ilgili ciddi sorunlarım var. Yaptığım tüm tercihler elektronik müzik sahnelerindeki insan eliyle yapılan şeyleri kaldırma isteğimle ilişkileniyor.”

Seyirci ile müzisyen arasındaki bu fiziksel uzaklığın sebebi nedir? “Sanırım bu bir açıdan sinemayla ilgili. Müziğin yansıtılma biçiminde sinematik bir anlayış var. Dün geceki şovda fark etmişsindir; ışıklar bana ve hoparlörlere doğru dönüktü. En son ne zaman bir konserde hoparlörleri gördün ki? Hoparlörler görünmez olmak için tasarlanmıştır. Bence bu anlayışta bir sorun var. Bu şovun bir kısmı seyirci ile aynı alanda çalmakla ve bir performansın ne olduğunu sorgulamakla ilgiliydi”

Seyirci ile yakın ilişki içerisinde olduğu böyle performanslarda hala heyecanlandığını anlatıyor Ben Frost. “Bana bakan insanlarla çevrili olmanın endişesiyle halen uğraşıyorum.” Büyük sahnelerdeki deneyiminin ise daha farklı olduğunu aktarıyor. “Sahne size bir çeşit pelerin sunuyor. Oradayken saklanabiliyorsunuz. Ama birçokları bunu oldukça sağlıksız bir biçimde yapıyor. Bazı meslektaşlarım son derece içine kapanık insanlar ama sahnedeyken dışadönük bir karakterleri var. Ben o alanda kendimi rahat hissetmiyorum.” Müzikle, özellikle canlı performansla ilgili onu neyin heyecanlandırdığını merak ediyorum. “Müziğin fiziksel olarak hissedilebilir hale gelmesi beni mest ediyor. Görüşümü bulandıracak bir fizikselliğe ulaşması hoşuma gidiyor. İşte tam da o zaman müzik işitsel bir deneyim olmaktan öteye geçip bedenle ilgili hale geliyor. Bunu yapabilmek için en büyük hoparlöre sahip olmanız gerekmiyor. İşin aslı salonun olabildiğince küçük olmasıyla ilgili bu. Oradaki oran önemli.”

Sesle ilgili bu fiziksel deneyimi sadece sahnede yaşamıyor. Bir keresinde suyun altındayken de benzer bir şey yaşamış. Avustralya doğumlu müzisyenin babası ve elbette kendisi de sörfle ilgiliymiş. Ama Frost asıl huzuru yüzmede bulmuş. Uzun yıllardır yaşadığı İzlanda’ya, Reykjavik’e yerleştikten sonra Kuzey Avrupa’da da yüzer olmuş. Hatta işi Norveç’te katil balinalarla, orkalarla dalmaya kadar götürmüş. İstanbul’daki gezimize Pera Müzesi’ndeki Sergey Parajanov sergisi ile devam ederken, Ben Frost’un hikayeleri bizi Norveç açıklarına götürüyor. “Ben her gün yüzüyorum. Meditasyona ve nefes almaya olan ilgimden dolayı gelişti yüzme zevkim. Çocukken çok ciddi bir astımım vardı. Dolayısıyla ciğerlerimi ve nefes almamı güçlendiren her şey ilgimi çekiyor. Müziğimin birçok öğesi de nefes almakla ve nefessiz kalmanın sıkıntısıyla ilişkilidir. Serbest dalmaya başladıktan sonra Norveç’te katil balinalarla da daldım. Öncesinde bunun nasıl bir fiziksel deneyim olduğunun farkında değildim. Kulaklarınız suyun içinde olduğu anda inanılmaz yüksek ses çıkardıklarını fark ediyorsunuz. Özellikle ispermeçet balinaları çok yüksek ses çıkarıyorlar. Yankı yardımıyla yön bulmaya çalıştıklarında çıkarttıkları ses su altındayken işitmenizi zedeleyecek düzeyde. Onların etrafındayken çok dikkatli olmalısınız.”

Ben Frost

Ben Frost’un suyla tek ilişkisi elbette yüzmek değil. Büyük Londra Oteli’nin terasından Haliç manzarasına ve geçen vapurlara baktığımız esnada, konu Amerikan savaş gemisi USS Theodore Roosevelt’e geliyor. Bu gemide, Basra Körfezi’nde de vakit geçirmiş Frost. Fotoğrafçı, yönetmen, video sanatçısı Richard Mosse ile birlikte çalıştığı iki projenin, Incoming ve Bombing Isis’in kökleri bu gemiye kadar uzanıyor. Channel 4’a bir belgesel, Bombing Isis’i çekmek için yola çıkmışlar aslında. Zira bu savaş gemisinden kalkan uçaklar Işid’in en aktif olduğu dönemde, onları bombalamak için yola çıkıyordu. Fakat daha sonra proje göçmen krizini belgeleyen, Avrupa ve Amerika’daki hatırı sayılır birçok müzede de sergilenmeye devam eden Incoming’e dönüşmüş. “Benim için mesele direkt bir neden-sonuç ilişkisi kurmaktı. Arap Baharı’nın köklerinin iklim değişikliğinde yattığı kabul edilen bir gerçek. Kuraklık ve kıtlık çiftçileri umutsuz bir duruma sürükledi. Daha sonra bu mesele büyüyerek politik bir hale büründü. Sonra bir baktık ki ortada bir savaş daha var. Ardından birçok insan evlerini kaybetti ve Yunanistan’daki adalar Suriyeli göçmenlerle dolmaya başladı. O savaş gemisinde, Basra Körfezi’nde vakit geçirirken baktığınız her tarafta sonsuzluğa uzanan bir ufuk çizgisi görüyorsunuz. Bu askeri kompleksin durumunu ve yaşanan krizle ilişkisini göstermek niyetlerden bir tanesiydi. Diğeriyse Avrupa’ya, Kuzey Afrika’ya, Orta Doğu’ya uzanan göç rotalarını belgelemekti.”

Basra Körfezi’nin ortasındaki bu gemide vakit geçirdiği esnada askerlere dair yaptığı gözlemi merak ediyorum. “Kansaslı bir adamla tanıştım. Memleketinin dışına hiç çıkmamış. Donanmaya katılmasının ve temel eğitiminin ardından hızlıca Bahreyn’e gönderilmiş. Oradan da pencereleri olmayan bir uçağa bindirilmiş. Top Gun’dakine benzer bir inişin ardından uçağın kapıları açılınca kendinizi gemide buluyorsunuz. Aylarca bu gemide sürükleniyorsunuz ve sadece Amerikan haber kanallarını izliyorsunuz, Amerikan müziklerini dinliyorsunuz, Amerikan yemeklerini yiyorsunuz. Ama Basra Körfezi’ndeki bir geminin üzerindesiniz ve işiniz güverteye çıkıp bombaları uçakların altına bağlamak. Sonrasında uçaklar görünmezliğe kaybolup, dört saat sonra boş bir şekilde geliyorlar. Siz de aynı şeyi baştan yapıyorsunuz.”

Richard Moss’la birlikte çalıştığı bir diğer enstalasyon, belgesel ve fotoğraf çalışması, The Enclave aracılığıyla Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde de vakit geçirmiş Ben Frost. Orada şahit olduğu sefaleti anlatırken hüzünlenip zaman zaman duraksıyor. Duygusal anlamda zorlayıcı böyle ortamlarda bulunmasının ve gözlemlediği yıkıcılığının ardından evine döndüğünde insanlara aktardığı ilk şey ne oluyor? İstanbul Modern’de Yıldız Moran’ın çektiği fotoğraflara hayranlıkla bakarken, sıklıkla halini unuttuğumuz o bambaşka dünyayı anlatıyor. “Ne kadar şanslı olduğumuzu anlatıyorum. Sahip olduğumuz şans tahayyül edilemeyecek düzeyde. Benim çocuklarım savaş alanında yaşamak zorunda değiller. Onları bir bota bindirmek zorunda değilim. İstediğim yere de gidebilirim. Seyahat edebilme özgürlüğünü o kadar kolay bir şey zannediyoruz ki bu inanılmaz. Birçok Suriyelinin sayıca büyük aileleri var. Şam paramparça olduğunda bu ailelerin oradan kaçması gerekiyordu. Hepsi aynı yöne gidemezdi. Biri Irak’a, diğerleri Ürdün’e, Türkiye’ye, İran’a kaçtı. Şanslı olan bir tanesi İsveç’e kadar ulaştı. Bu harika. O korkunç durumdan kaçabildi ama şimdi ne olacak? Geriye birbirini asla göremeyecek bir aile kalıyor. Çünkü birisi İsveç’e iltica ettiğinde asla geri dönemiyor. Ayrıldığı anda o ülke onu bir daha geri kabul etmiyor. Mülteci olmak bir hapis cezası almaya benziyor.”

Ben Frost

Tüm bunları kendi sanatına, müziğine nasıl yansıtıyor? “Düşünmemeye çalışıyorum. Bu şeyleri mümkün olduğunca sindirmeye çalışıyorum ve bir şekilde dışarıya yansıdıklarına inanıyorum. Bence müzikte ve sanatta taraflı olmak çok tehlikeli. Taraflı olursanız hangi mesajı paylaşacağınızı düşünmeye başlıyorsunuz. Destekleyeceğiniz şeyleri arıyorsunuz. Bu yaklaşım işlerinizin temeli haline gelince sanat yaratımınızdaki saflık azalmaya başlıyor.” Peki sanat bu meseleler karşısında ne yapabilir? Bir şey yapmalı mı? “Bence bilinçli bir şekilde bir şey yapmak zorunda değil. Benim de sahne aldığım Unsound Festival’e bakalım mesela. Festivalin direktörü çok cesur birisi. Festival her zaman bir adım öteye gidiyor. Batı yarımküreye hiç bilinmeyen müzikleri getiriyor. Sonra da tam tersi yöne gidip, zorlu yerlere Batı müziğini götürüyor. İşin aslı müziğin büyük bir kısmı Batı dünyasındaki, beyaz adamlar tarafından üretiliyor. Tıpkı benim gibi. Bu olabilir ama bence mücadele etmemiz çok önemli. Unsound’un bu anlamda yaptığı, daha uzağa ulaşıp etki alanını genişletmesi önemli.”

Karaköy’den Kadıköy vapuruna bindiğimizde bambaşka şeylerden konuşmaya başlıyoruz. Etrafındaki her şeye karşı güçlü bir ilgi duyuyor Ben Frost. Bulunduğu şehri ve kültürü tanımak için samimi bir merakla sorular soruyor. Mimariden siyasete, müzikten sanata her şeyi anlamaya çalışıyor. İlgi duyduğu alanlardan bir tanesi de yemek kültürü. İzlanda’nın yemeklerinin zayıf olduğundan bahsediyor. Kadıköy’deki balık pazarının ortasından yürürken, etraftaki yiyecek renkliliğine gözleri parıldayarak bakıp, havaya saçılan iştah açıcı kokuları keyifle içine çekiyor. İstanbul’daki kısa ziyareti esnasında yolu Mikla’ya da düşmüş. Mehmet Gürs’ün, dünyanın en iyi restoranlarından biri olarak gösterilmesine alışık olduğumuz Mikla’sından övgüyle bahsediyor. Gürs’ün kendisinin de oldukça saygı duyduğu, bir başka efsanevi şef Musa Dağdeviren’e getiriyorum sözü. Mustafa Dağdeviren’in de Ben Frost gibi Netflix’te olduğunu anlatıyorum. Platformdaki Chef’s Table serisinin hayranı olsa da, Dağdeviren’in konuk olduğu ve efsanevi restoranı Çiya’nın anlatıldığı bölümü henüz izlememiş Frost. Sorun yok. Belgeseli izlememiş olsa da yemekleri tadabilecek. Çiya’ya vardığımızda ve yemekleri anlatmaya başladığımda yüzünde uzun bir gülümseme beliriyor. Yediği her şeye bayıldığı sofradan kalkmamız hayli vakit alıyor.

Günün ve gecenin geri kalanını Kadıköy’ün sokaklarında ve barlarında turlayarak geçiriyoruz. Muhitin iki popüler mekanı Bina’daki ve arkaoda’daki uzun müzik sohbetimiz esnasında hangi müzisyenin lafı geçse Ben Frost’un o insanla çalıştığını ya da tanıştığını fark ediyorum. Gecenin sonlarına doğru, bulunduğumuz mekanda bir ara Portishead çalmaya başlıyor. Dönüp telefonunu gösteriyor bana. “Geoff Barrow’la (Portishead’in kurucularından) mesajlaşıyorduk” diyor. “Dünya ne kadar küçük” diye düşünüyorum. Buna rağmen insanların birbirinden ne kadar uzak olabildiği takılıyor aklıma. Ben Frost’un ürettikleri bu mesafelerin azalmasına yardımcı oluyor. Bazen sahnedeki seyirciyle sanatçının, bazen de dünyanın iki zıt ülkesindeki insanların arasındaki mesafeyi azaltıyor işleri… Onun üretimine dair en güzel şeylerden biri bu…

Ben Frost

 

Fotoğraf Burcu Karademir