Eylül, “Kendimize doğru soruları sorunca, doğru cevapları bulabiliriz.” diyor. Ve biz de İstanbul’u çay kültürü ile buluşturan ilk ve tek kafe Dem’in kurucularından Eylül’ü size anlatmak için doğru soruları sormaya çalıştık.

Dem’i açmadan önce neler yapıyordun? Bu işe nasıl başladın?

2010 yılında Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldum, ardından 2.5 sene kadar çeşitli PR ajanslarında çalıştım. Bu süreçte istediğim şeyin bu olmadığını, hayatımın bu noktasında hayalimi gerçekleştirmezsem sonrasında cesaret edemeyebileceğimi fark ettikten sonra istifa ettim ve Dem’i yaratmak için çalışmaya başladım. Başlangıç adımının “istediğim bu değil” demek olduğunu söyleyebilirim.

Peki Dem nasıl ortaya çıktı?

Dem aslında kuzenim ve ortağım Ömer’le çay tutkumuzu paylaşmak için ne yapabiliriz sorusunun cevabı olarak doğdu. Tabii ki bunu bir iş olarak kurguladık ancak asıl motivasyonumuz bu heyecanı başkalarıyla paylaşmak, çoğaltmak ve kendimize ait bir şey yaratmaktı. Çayın; içine girince kolay çıkılamayacak büyüklükte bir dünyası var, biz de kendimizi bu evrene bıraktık aslında.

Bize sıradan bir iş gününüzü anlatır mısınız?

Bu işin en güzel ve heyecanlı taraflarından biri hiçbir günün “tipik” olmaması aslında! Ve tabii kendi zamanını planlayabilme özgürlüğü… Genelde sabahları kendime ayırıyorum; tek başıma yapmayı sevdiğim şeyleri yapıyorum… Sinemaya gidiyorum, bir yerde kahvaltı yapıyorum, görmek istediğim sergileri geziyorum, bir şeyler okuyorum. Sonrasında toplantılarımın durumu ve cafenin yoğunluğuna göre genelde öğleden sonra Dem’e geçiyorum. Haftasonları ise pek çok insanın aksine bizim yoğun iş günümüz… Herkes “kahrolsun Pazartesi sendromu” diye söylenirken biz Pazartesileri dinleniyoruz mesela, aynı şekilde Cumartesi-Pazar’ın da büyük bölümünde yoğun olduğumuz için dükkanda oluyorum. Günüm genelde gerekli kontrolleri yapmak, servisi idare etmek ve misafirlerimizle sohbet edip feedback alarak geçiyor.

İş yeri sahibi olmanın en iyi ve en kötü yanları neler?

En iyi tarafı; benim durumumda, inandığım, sevdiğim ve tutku duyduğum şeyi bir sürü insanla paylaşabilmek oldu. Gelen misafirlerimizle çay üzerine sohbet etmeyi çok seviyorum mesela. Ve tabii ne kadar yorucu da olsa hayalinizi gerçekleştirmiş olmak her şeye bedel – akşamları dükkanın kapısını kilitlerken duyduğum huzuru tarif etmem imkansız. Zor kısmı ise tabii ki verilecek çok karar olması ve aldığınız tüm inisiyatiflerin sizi ve başkalarını direkt olarak etkileyecek olması; hem maddi hem de manevi açıdan. Ve tabii risk de var; günün sonunda bir tür ticaret yapıyoruz ve üzerimizde sürekli bir doğru karar verme baskısı var.

 

Sana her konuda yardım eden bir mentorun var mıydı?

Ben mentorluğa çok inanan biri değilim. Hayatta pek çok konuda akıl aldığım insanlar var elbet; tabii ki başta inanılmaz vizyonlarıyla annem ve babam. Ama bence herkesin içinde kendine mentorluk edecek birikim ve güç var; doğru soruları sorunca kendimize doğru cevapları bulabiliriz. Kendimizi geliştirmek de tamamen bizim eforumuza ve gücümüze bağlı.

 

En sevdiğin çay harmanı?

Çay; harmanlanmaya, beklenmedik pek çok şeyle yanyana gelmeye çok müsait, belki de bu yüzden, bu esnekliğinden ötürü seviyorum kendisini. Dolayısıyla ruh halime göre seçtiğim çaylar da değişiyor diyebilirim. Ama pek çok harman tattıktan sonra insan biraz daha yalın lezzetlere yöneliyor: mesela iyi bir ilkbahar hasadı Darjeeling veya kaliteli bir Gyokuro’ya her zaman varım.

 

Dünyanın herhangi bir yerinde Dem dışında en beğendiğiniz kafe?

Ben genelde hikayesi olan cafeleri seviyorum; çok seviyorum. Servisten, menüden öte mekanın ruhu yakalıyor beni. Dolayısıyla Barcelona’daki El Quatro Gats’den çok etkilenmiştim; içinde olmaktan en mutlu hissettiğim yerlerden biriydi. 1800’lerin sonunda açılmış, Picasso ve dönemin pek çok sanatçısının uğrak mekanı olan ve içine girince sizi o günlere döndüren bir yer.

Dünyanın herhangi bir yerinde en beğendiğiniz restoran?

Burada da yine hikayeler üstünden gideceğim. Yeni restoranları deneyimlemeye bayılsam da, bazı yerlerin klasik halini çok seviyorum. Dolayısıyla Paris’teki Allard diyeceğim. Son derece klasik ve aslında büyük iddiaları da olmayan tipik bir Fransız restoranı. Ama yine içinde bir tür zaman yolculuğu yapmanızı sağlayan bir yer. Yemekleriyle uzayı yeniden keşfetmiyorsunuz ama her zaman iyi.

Akşam yemeğinde ne tercih edersin?

Hiçbir şey, aslında! Genelde akşam yemeği yemiyorum, uzun zamandır böyle yaşıyorum; boş mideyle uyumayı ve sabah dinç uyanmayı çok seviyorum. Ama her akşam yesem bıkmayacağım tek bir şey varsa o da enginar. Her haline tavım.

Peki ya kahvaltı için tercihin?

Öncelikle çay; tabii ki! Kahvaltı etmeden önce en sevdiğim şey evimdeki çay çekmecesini açıp o sabah için kendime bir çay seçmek. Kahvaltı benim için yumurta demek – yumurtalı her şeye varım. Yumurtalı ekmekten tortilla’ya uzanan bir skalada yumurtalı bir şey tüketmeliyim. İçinde yumurta olan bir şey yemediğim kahvaltıyı kahvaltıdan saymam.