Türkiye’de çağdaş heykelin önde gelen isimlerinden Seçkin Pirim’le çoğumuzun tanışması 2012 yılında Saatchi Gallery’de açtığı Discipline Factory adlı kişisel sergisine dayanıyor. Bu sergisiyle büyük ses getiren Pirim’in işlerini dünyanın dört bir yanındaki galerilerin yanı sıra otellerden iş kulelerine pek çok farklı mekanda da görmeye devam ediyoruz. Formları ve renkleriyle göz alan işler üreten Pirim’e bir adım daha yaklaşıyoruz.

Kuzguncuk’u “dünyaya geldiğim yer” olarak tanımlıyorsunuz. Sizin hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Aslında Ankara doğumluyum ama 6 aylıkken Kuzguncuk’a taşındık, o yüzden “Kuzguncuk’ta dünyaya geldim.” diyorum. O dönemlerde -ki hala da öyle- çok sayıda mimar ve yazarın ofisi, sanatçının atölyesi Kuzguncuk’taydı. Bütün çocukluğum ve gençliğim bu atölyelerde geçti. Bu ortamın tadına varmak sanatçı olma kararını daha o yaşlarda almamı sağladı. Bu sebeple Kuzguncuk benim hayatımın gidişatını belirleyen en önemli etkenlerden biri konumunda.

İşlerinizde neden neo-minimalist formları kullanmayı tercih ediyorsunuz?

Yaptığım işler hayatımın her dönemiyle doğru orantılı olarak gelişti, değişti, yol aldı. Açıkçası, bir heykeli kurgularken ya da yeni bir seriye başlarken, herhangi bir sanatsal “izm”in içinde yer almalı diye düşünmüyorum. Yaşamımla beraber işlerim de evriliyor. Çok eskiden sadece siyah ve beyaz kıyafetler giyerdim, ürettiğim heykeller de siyah beyazdı. Kıyafetlerime renk girmeye başlayınca heykellerim de renklendi. Hayatta fazlalıkları atmaya başladım, işlerde de fazlalıklar gitti. Sonuç; bütün bu doğal süreçle heykeller şu anki hallerini aldı. Bundan sonra nasıl bir değişiklik gösterecekler, işte bu hayata bağlı…

Çalışmalarınız teknolojiyle hep içli dışlıydı. Son dönemdeki teknolojik gelişmelerden nasıl faydalanıyorsunuz? Teknolojinin gelişimiyle eser üretim pratiklerinizin gelişimi arasında bir paralellikten söz edebilir miyiz?

Teknoloji özel yaşamımda olduğu kadar işlerimde de son derece ilgili olduğum bir konu. Sanat tarihine baktığımızda teknolojinin sanat üzerindeki etkisini göz ardı etmek mümkün değil. Ben de üretim sürecinde teknolojik imkanlardan olabildiğince faydalanıyorum. Üretimlerimde yapım sürecini bu sayede hızlandırmanın, bana sonraki işlerin düşünsel aşaması için daha fazla vakit kazandırdığını düşünüyorum. Malzemeyle spontane çalışan bir sanatçı değilim. İşlerimi üretmeye başlamadan önce kurguladığım hali ile üretimden doğan sonuç arasında hiçbir fark olmuyor.

İşlerim bir sanatsal izm’in içinde yer almalı diye düşünmüyorum, yaşamımla beraber evriliyorlar.

Eserleriniz çeşitli kuruluşların içinde sergileniyor. Hatta Porta Caeli isimli heykeliniz bir otele ismini bile verdi. Bu tür mekanlarla iş birlikleriniz nasıl gerçekleşiyor? Ve karşı taraf üretim sürecine ne kadar dahil oluyor?

Mekana ait iş üretmek benim için en keyifli ve düşünsel süreci çok yönlü olan biçimlerden. Mekanlar için heykel tasarlarken mühendislerle ve mimarlarla çalıştığım oluyor. İşin düşünsel kısmı dışında teknik olarak çözülmesi gereken çok şey var. 20 tonluk bir heykel yaptığınızda, mekanın ve heykelin statik hesaplarının yapılması gibi… Bu durum kimi zaman sizi çok özgür bırakmıyor tabi ki ama farklı açılardan düşünmenizi sağlıyor. O ana kadar belki heykelle ilgili düşünmediğim süreçlere girmek benim en keyif aldığım kısımlardan oluyor.

Genelde, bir mekan belirlenip heykel üretmem teklif edildiğinde projeye dahil oluyorum. Karşı tarafın kreatif sürece dahil olabileceğini düşündüğüm projelerden ise uzak durmaya çalışıyorum. Tabi ki mekanla ilgili verileri onlardan dinliyorum, çeşitli çıkış noktalarını bu tür anlatımlardan yakalıyorum. Ancak sonrasının bana kalması benim için çok önemli.

Saatchi Gallery’de kişisel sergi açan ilk Türkiyeli sanatçı sizsiniz. O süreçten bahseder misiniz? Sergiden sonra sanat hayatınızda neler değişti?

O dönem galerimle birlikte işlerimi yurt dışında sergileme ve yeni bir alan açma üzene fikirler geliştiriyorduk. Sanat dünyasının merkezindeki galerilerle nasıl çalışmalar yapabileceğimizi araştırdık. Bu doğrultuda da Saatchi Gallery’ye bir dosya gönderdik, inceleyip bir ay sonra olumlu geri dönüş yaptılar ve sergi anlaşmasını imzaladık. Benim o zamana kadar açtığım en kapsamlı kişisel sergilerden biriydi, bana içsel olarak çok şey kattığına inanıyorum. Tüm süreç çok heyecan vericiydi, Londra’daki basında çıkan yazılar da beni çok mutlu etti. Çıktığım bu yola sonrasında Singapur, Hong Kong, Paris, New York sergileri ile devam ettim.

Galerilerin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Sizce gelecekte fiziksel galeriler mi online platformlar mı daha güçlü olacak?

Sanatçı olmak kadar galerici olmak da çok zor bu şehirde. Birçok galeri kapılarını kapattı, bazıları kapanacak, bazı yeni galeriler açılacak. Ama hiçbir dönemde fiziksel galerilerin tamamen yok olacağını düşünmüyorum. Sanat eseri ile birebir temasa geçmek izleyici için en önemli an bence; yağlı boya bir tablonun kokusu bile önemli bir eseri anlamak için.

Online platformlar eserleri ulaşılabilir kılıyor. New York’a gitmeye imkan bulamadığınızda, bir sergiyi kaçırdığınızda, sanatçıya ulaşabilmek ve eserleri görebilmek adına kolaylık sağlıyor elbette bu platformlar. Ancak eser ile birebir kuracağınız ilişkinin vereceği hazzın yanına bile yaklaşamaz bence.

Rorschach test sonuçlarından ilham aldığınız işleriniz gerçekten çok etkileyici. Onlar hakkında bilgi verir misiniz? Bir seri haline getirecek misiniz?

Bu testi hep kendi kendime uygulamak ve sonrasında bunu bir işe dönüştürmeyi hep istemişimdir. Bu sene vakit ve fırsat oldu bunun için. Kendimce, herhangi bir psikolojik okuması olmadan, sadece görsellerin bende yarattığı hisler üzerinden bu işleri geliştirdim. Yaptığım üç test de bende hep ütopik bir mekan duygusu verdi. O mekanlarda gözümü kapattım, gezdim, oturdum, yürüdüm. Son zamanlarda kullandığım kağıt malzemenin de biraz sınırlarını zorladım ve yeni bir serüvene başlayarak Rorschach Mekanları’nı ürettim. Son zamanlarda beni en çok heyecanlandıran ve nereye gideceğini merak ettiğim işlerden biri. Bunu bir seri haline getirmeyi düşünüyorum ve beni nerelere götüreceğini merak ediyorum.

Atölyenizde sıradan bir gününüz nasıl geçiyor?

Ben her işte olduğu gibi sanat üretiminde de disiplinin öneminin hayati olduğunu düşünüyorum. Ben de bu konuda çok disiplinliyim. Pazar dahil, haftanın her günü atölyeye giderim. Yapacak hiçbir işim olmasa da gider kitap okurum ya da tavana bakıp düşünürüm, boşlukta heykel çizerim. Atölyem oldukça keyifli, müzik ise oradaki en büyük motivasyonum.