Rumeli Hisarı’nda oturduğumuz kafeden İstanbul Boğazı’na bakarken; “Böyle zamanlarda umut yeşertmek, iletişimi sağlamak, kapatılmış zihinsel ve kamusal alanları açabilmek için hepimizin sanata çok ihtiyacı var,” diyor Cevdet Erek. Bu seneki Venedik Bienali Türkiye Pavyonu’nda sergilenen ÇIN başlıklı eserini oluşturmak için yola çıkarken de benzer bir düşünceyle kendisine; “Bu dönemde Türkiye Pavyonu’nda ne olmalıydı?” sorusunu sormuş. Aylar süren bir çalışmanın ardındansa, uluslararası basında da övgüyle anılan, mimari ve sesi merkeze alan, mekana özgü bir yerleştirme çıkmış. Cevdet Erek’le Venedik Bienali 57. Uluslararası Sanat Sergisi’nin açılışının hemen ardından, İstanbul’a dönüşünde buluştuk.

Venedik Bienali’nden başlayalım. Oradaki işiniz ÇIN’ı bugüne kadar yaptıklarınız arasında nereye koyuyorsunuz?

Cevdet Erek: Çok mühim olduğu şüphesiz. Benim bir grup sergisine katılmamdan, kişisel sergi yapmamdan farklı bir tarafı var. Bir kere Türkiye Pavyonu diye bir başlık var. Türkiye gibi bir ülkenin böyle bir zamanında, uluslararası bir fikrin içinde, 100’den fazla sanatçının katıldığı, 86 ülkenin temsil edildiği bir yerde olmak önemli. Diğer yandan ölçeği, çalışma süresi de az değildi. İşin içinde birçok farklı kurum ve sponsorlar da vardı.

Üretim sürecinde bütün bunları düşünüyor muydunuz? Nasıl etkiledi bu faktörler sizi?

Cevdet Erek: Düşünüyorsun elbette. Kimlerle birlikte olacağını düşünerek başlıyorsun bu işe. İşin içinde bir ülke var, cumhuriyet var, onun bazı kurumları var, sponsorlar var, destekçi kuruluşlar var. Senin de deneyselliğe ya da başka bir takım özgün iş birliklerine inancın ve onun üzerine kurduğun bir akışın var. Dolayısıyla aklının bir tarafında bunlar hep oluyor. Hatta bu duruma yönelik de iş yapıyorsun. Orasının Türkiye Pavyonu olduğunu biliyorsun. “Bu zamanda Türkiye Pavyonu’nda ne olmalıydı?” diye düşünüyorsun. Sadece benim dünyadaki meraklarım üzerinden gelişen bir şey değil yani.

ÇIN (2017), Cevdet Erek, 57. Venedik Bienali Türkiye Pavyonu, Fotoğraf: RMphotostudio
ÇIN (2017), Cevdet Erek, 57. Venedik Bienali Türkiye Pavyonu, Fotoğraf: RMphotostudio
ÇIN’dan bahsederken mekanla kurduğunuz ilişkiyi de özellikle vurguluyorsunuz. Bu ilişkiyi inşa ederken nelerden yola çıktınız?

Cevdet Erek: İster mimari, ister ses, ister başka bir alan olsun, ben genelde mekanla çalışıyorum. Venedik Bienali’nin Türkiye Pavyonu’ndaki fiziksel durum önemliydi. Orayı ben seçmedim. O mekan çoktan belirlenmiş ve daha uzun yıllar Türkiye Pavyonu olarak hizmet edecek. Dolayısıyla mekana, mekanın çevresine, sergi alanının içinde bulunduğu yere dikkat ettim. Benim eserim belki de bir rota üzerindeki yüze yakın eserden sonra görülecek. Düşünülmesi gereken bu gibi birçok durum var. ÇIN benim burada atölyede yapıp oraya götürdüğüm bir iş değil. Tam tersine, ben buradan sadece bilgisayarımı, mikrofonları falan götürdüm. Her şey orada üretildi. Mimari ve mekan düşüncesinin merkezde olması nedeniyle de en büyük ölçekli işlerden biri oldu. Bu tarafları da mühim.

ÇIN’ın sizin geçmişteki işlerinizle de ciddi bir paralelliği var. Nerelere bağlanıyor?

Cevdet Erek: İstanbul Bienali’nde, dOCUMENTA’da, Bristol’da, MAXXI’de mimarinin dönüştürüldüğü, bir takım eklentilerin yapıldığı, genelde bir ses siteminin olduğu işler yapmıştım. Böyle bir işler grubu var arkasında. “Mimari bir cepheyi görselle değil de sesle süslesek nasıl olur,” fikrinden yola çıktık. Mekana özgülük dışında bir de bu tarafı var. Çalışma sürecinin bir kısmı da kendi işlerime bakarak gerçekleşti. Uluslararası basından da hayli olumlu tepkiler aldınız.

Nasıl hissediyorsunuz?

Cevdet Erek: Çok güzel tepikler aldık. Türkiye’den gelenlerden ağlayanlar oldu. Herhalde Türkiye’nin mevcut durumu yüzünden de böyle oldu. Zira içinde sert bir bölüm de var. Mekanın bir bölümünü girilemeyen bir kamusal alan olarak değerlendiriyoruz. Fakat bir şeyi de unutmamak gerekiyor. Venedik Bienali o kadar büyük bir etkinlik ki, çoğu kişi kendi frekansında işler arayıp buluyor. “Herkes benim işime en iyi diyor,” diye bir şey yok. Yüzlerce yazar, yüzlerce ülke var. Tüm bunlar hoşuma gitti elbette.

Kendi işiniz üzerinde çalışırken Venedik Bienali’nde Türkiye’yi temsil eden önceki işlerle bir ilişki kurdunuz mu?

Cevdet Erek: Bu fiziksel mekanda Sarkis’in işi yapıldı. Bunun yanı sıra iki kere de Venedik Mimarlık Bienali gerçekleştirildi. Bu yeni mekana geçildikten sonra mekana gidip de, “Bana sorsalar ne yapardım?” diye düşündüğümü çok iyi hatırlıyorum. Sarkis’in işi de mekanla ilişki kurmaya çalışan bir işti. Onun işiyle ilişki kurduğumu, vakit geçirdiğimi hatırlıyorum. Sanırım onunla da aynı frekanstayız. Türkiye’nin işi belli olmaz ama o mekanda 20-30 sene kalınacak gibi görünüyor. Dolayısıyla bu mekanın geçmişi değil geleceği daha uzun gibi gözüküyor. O zincirin içerisindeki isimlerden biri de ben olduğum için mutluyum. Benim yaptığım iş kimlere, nasıl aksedecek? Bunu da düşünüyorum.

Farklı disiplinlerde çalışmak üretim sürecinizi nasıl etkiliyor?

Cevdet Erek: Ben aslında “Farklı disiplinlerde çalışacağım,” diye yola çıkmadım. Farklı dönemlerde, farklı alanlarla ilgilendim. Bir grupta çalarken, mimarlık okudum. Bir yandan da görselliğe ilgim çoktu. Diller arasındaki bu hızlı geçişler zamanla çok işime yaradı. Çoğumuzun büyük bir sorunu var. Konuşurken insanları bilgiyle dövüyoruz. Anlaşılmak için konuşmuyoruz. Ya da kendi bildiğimiz dilden konuşuyoruz ve karşımızdakinin o dili anlamayabileceğini unutuyoruz. Bu tip durumlar açısından farklı alanlarda çalışmanın faydası çok oldu.

Bir eser için yola çıktığınızda başladığınızda hayal ettiğinizle ortaya çıkan sonuç arasında ne kadar fark oluyor?

Cevdet Erek: Bazen çok oluyor. Venedik örneği biraz farklı. Öncesinde en az 100 şema çalıştık. O konuda büyük bir sapma yok. Fakat inşa ederken malzeme seçimi gibi alanlarda bir takım doğaçlamalar oldu. Ses içinse kendime koyduğum başka bir kural vardı. Mimari ortaya çıktıktan sonra mekanda yapacaktım sesleri. Hepsi şantiye esnasında yapıldı. Çok sürpriz olmadı. Fakat son hali ortaya çıkınca da kağıttakine çok benzemediğini de görüyorsun. “Altı ay sonra Venedik Bienali bitince ne olacak,” o da belli değil. Orada sökülüp takılabilecek kocaman bir yapı var. Biri gelip derse ki, “Şu şekilde kullanalım,” o da ayrı hikaye. Dolayısıyla belki başka bir geleceği olacak. O tarafını bilmiyorum.

ÇIN (2017), Cevdet Erek, 57. Venedik Bienali Türkiye Pavyonu, Fotoğraf: RMphotostudio
ÇIN (2017), Cevdet Erek, 57. Venedik Bienali Türkiye Pavyonu, Fotoğraf: RMphotostudio
Türkiye’nin tam da bu döneminde kültürel üretim yapmakla ilgili neler söyleyebilirsiniz?

Cevdet Erek: Yapmaya mecburuz. Devam etmemiz lazım. Şu zamanlarla karşılaştırmak istemem ama 90’lar da Türkiye için gri zamanlardı. Hatta bugüne gelişin bütün ilk işaretleri vardı. Türkiye’nin bir tarafında savaş vardı. Çoğumuz haber bile alamıyorduk. Biz üniversitelerde okuyan tipler olarak her türlü dostumuz, arkadaşımız olduğu için başka haberler de alma şansımız oluyordu. Dolayısıyla bizler zaten çok karamsar bir gençliktik. “Türkiye her zaman kötüydü,” demek istemiyorum ama Türkiye çoğu zaman iyi değildi. Anne babalarımızın kuşağına baksak da öyle. Hangi döneme baksak öyle. Bu dönemde insanlara ulaşmanın en iyi yöntemlerinden biri sanat. Çünkü her yere sızıyor. Böyle zamanlarda umut yeşertmek, iletişimi sağlamak, kapatılmış zihinsel ve kamusal alanları açabilmek için hepimizin sanata çok ihtiyacı var.

Türkiye’deki sanat üretimini nasıl değerlendiriyorsunuz? Neler ilginizi çekiyor?

Cevdet Erek: Son zamanlarda “Galeriler kapanıyor, kurumlar şöyle kötü,” diye haberler görüyoruz. Ama çok da acayip ve akıllı bir üretim varmış gibi geliyor bana. Hiç karamsar değilim. Bir sürü şey çıkıyor. İçerikten ziyade de tavır ilgimi çekiyor. Yüzlerce şey var.

Venedik’teki ve dünyadaki sanat ortamı ile Türkiye’yi karşılaştırdığınızda ne gibi farklılıklar görüyorsunuz?

Cevdet Erek: Bir şeye üzülüyorum. Tüm kurumların birlikte çalıştıklarını görüyorsunuz. Özel kurum, kamu kurumu, devletin organları hep birlikteler. Bizdeki aşırı uçurumları, düşmanlıkları, “Onlardan mı, bunlardan mı?” sorularının sorulmadığını görünce, “Biz bu hale nasıl düştük,” diyorsunuz. Şu an Rumeli Hisarı’ndayız. Burada bunu hissetmiyorsun. Cennet gibi yerdeyiz. Zihnimizde bazı şeyleri mükemmelce kapatabilme becerimiz var. Ama bir yandan da bu çok tehlikeli bir durum. Bu becerilerin kralı Tel Aviv, Beyrut gibi yerlerde de var. Dediğim gibi, Türkiye hiçbir zaman iyi değildi. Ama bu kadar büyük düşmanlığa, özellikle özgür düşünceye, bireysel düşünceye yapılan düşmanlığa çok üzülüyorum. Çünkü inanılmaz bir cevher var. Ama yine de belki farkında bile değilizdir. Bu yıllardan çok güzeller filmler, müzikler çıkacaktır.

Kendi içimizdeki kopukluğun yanı sıra, sizce uluslararası arenayla bağımız nasıl?

Cevdet Erek: Ben çok kopuk değilim. Yurt dışında çok sergi yaptım. Türkiye’yle bağım da hep çok sıkıydı. Çağdaş sanatın yurt dışıyla güçlü bir bağı var. Farkında olmadan burada içine kapanıyorsun. Bu nefes almalar bana çok iyi geliyor.

Son olarak, müziğe dönmek istiyorum. Neler oluyor o tarafta?

Cevdet Erek: Berlin’e gidip iki günlük bir kayıt yapmıştım. Bir ay sonra, solo bir davul albümü çıkacak. İsmi de Davul olacak albümün. Deneysel bir albüm. Nekropsi ise şu an bir WhatsApp grubu. Herkes kendi derdine düşmüş durumda. (Gülüyor).