Müzisyen, prodüktör ve sanatçı kimliklerine sığamayan Fatima Al Qadri, Senegal’den Brooklyn’e uzanan hikayesi, görsel sanatlara olan ilgisi ve elektronik müzikle olan sıradışı ilişkisi ile günümüzün en ilham verici isimleri arasında yer alıyor. Teknoloji ve sanat ilişkisinden bahsedilen bu dönemde onun ismini anmamak ya da tasarım anlayışından bahsetmemek mümkün değil. 17 yaşında aldığı burs onu ABD’ye götürürken, bu dönemi; “İlk yıllar Logic kullanarak bilgisayarda müzik yapmayı öğrendiğim uzun bir süreçti.
 19 yaşıma geldiğimde kasete ya da küçük CD’lere canlı piyano ya da klavye kaydı yapabiliyordum. Teknik yeterlilikteki boşluğu kapatma anlamında büyük bir adım oldu.” sözleriyle anlatıyor. Hayatı kültürel bir yolculuğa dönüşen Fatima’ya kayıtsız kalmak mümkün değil!

Hayatlarında yeni bir şeyler denemek isteyen birçok insan var ama ilk adım hep çok zordur. Siz bu adımı nasıl attınız?


Müzik yapmaya dokuz yaşımda başladığım için o adımı pek de hatırlamıyorum açıkçası. Tek bildiğim müzisyen olmak istediğimdi ve tüm hayatım boyunca bunun için çalıştım. Bir tutku bu, zorla olacak bir şey değil. Sizin için önemliyse bir yolunu buluyorsunuz.

“Muslim Trance mini-Mix”i ilk dinleyişimi hatırlıyorum. Daha
önce dinlediğim hiçbir şeye benzemiyordu. Müzik tarzınızın nasıl killendiğini anlatır mısınız?


Müzik tarzım tüm hayatımla şekillendi diyebilirim. Bunu kelimelerle ifade etmek biraz zor… Aslında klasik müzik bestekarı olmak istiyordum. Ama 20 yaşıma gelmeden fark ettim ki söz konusu inovasyon olduğunda klasik müzik artık ölüydü.

Müziğinizi Pierre Boulez gibi savaş sonrası klasik müzik bestecilerinin işlerine benzetiyorum. Bazen dinlemesi oldukça zor olabiliyor. Açıklayıcı olmaktansa sizi belirli bir ruh haline sokuyor ve şarkı süresince bu histe kalıyorsunuz. Müzik tarzınız hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Söz konusu müziğim olduğunda herhangi bir türle tanımlamayı reddediyorum. İçinde olmak istemeyeceğim bir kalıp bu. Şu an istediğim her şeyi yapmakta özgürüm.

IKEA’nın Balenciaga imzalı FRAKTA çantasını ilk gördüğümde DISKEA’nın altı yıl önce çıkan dergisine dönüp tekrar baktım. Sizin ve DIS grubun oluşturduğu fikirlerin çoğu günümüz bağlamıyla 
hala anlamlı. O yılların yaratıcı atmosferinden ve DIS dergisiyle ilişkinizden bahseder misiniz?


DIS benim ailem. O yıllarda genç, umarsız ve oyunbazdık. Hayatımın en eğlenceli dönemlerinden biriydi. DIS’i çok seviyorum; çok akıllı insanlar ve onlarla vakit geçirmek çok keyifli!

“Post internet” akımından etkilenen birçok müzik ve sanat eseri örneği görüyoruz. Bu işler, estetik bir kaygı taşıyor ve içerik anlamında yüzeysel kalıyor. Buna baktığımızda bir şeylerin eksik olduğunu söyleyebilir miyiz?

“Post internet”in tembel bir kavram olduğunu düşünüyorum. Birbirinden oldukça farklı ve karakteristik birçok farklı estetik anlayışı barındırıyor.

Aile hep zor bir konudur. İster içinde büyüdüğünüz isterse yıllar içinde tanıştığınız arkadaşlar ve insanlarla oluşturduğunuz aileler olsun… Çoğu insan yıllar içerisinde biyolojik ailelerinden daha da uzaklaştığını söylüyor. Röportajlarınızı okurken biyolojik ailenizde oldukça yakın bir ilişkiniz olduğunu gördüm, bu konuda ne söylemek istersiniz?

Ailemi çok seviyorum. Annem en büyük destekçim. Bu hayata sahip olmamı ve müzikle uğraşmamı sağlayan kişi. Babamın müzik zevki ve plak koleksiyonu büyüdüğüm yıllarda bende büyük bir etki bıraktı. Kız kardeşim Monira ilk iş ortağım ve ilham perim; hala da birlikte çalışıyoruz. Ailem konusunda çok şanslı olduğumu düşünüyorum.

Mekanlarla da güçlü bir ilişkiniz var. Şu an Berlin’de yaşıyorsunuz. Yaşadığınız şehri nasıl tanımlarsınız?


Berlin’e gelişim öngörülemez bir dizi olay sonucu gerçekleşti; burada yaşayacağımı hiç tahmin etmezdim. ABD’yi hala çok özlüyorum. Bir gün geri dönmek isterim; umarım Trump’tan sonra olur.