Gitarist, besteci ve aranjör Bill Frisell ile sıcak bir söyleşi gerçekleştirip, cazın onun için ne ifade ettiğini, yaşam tecrübelerini nasıl müzikle harmanladığını ve 23 Ekim 2015 tarihinde 25. Akbank Caz Festivali kapsamında Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi Drama Sahnesi’nde gerçekleşecek konseri hakkında konuştuk.

En yenilikçi caz müzisyenlerinden biri olarak görülmesine rağmen bize mütevazı bir şekilde nasıl da kendisini hâlâ yolun başında hissettiğini anlattı.

Kendi neslinizin belki de en önemli ve yenilikçi caz gitaristi olduğunuzu okudum. Ne zamandan beri müzikle uğraşıyorsunuz ve sizce neden en yenilikçi caz gitaristi olarak görülüyorsunuz?

İnsanlar böyle şeyler söylediğinde çok garipsiyorum. Hiç böyle şeyler hayal etmemiştim… Albüm kaydetmenin ve turneye çıkmanın hayalini bile kurmaya cesaret edemediğim günlerin üzerinden henüz çok zaman geçmedi gibi geliyor. Gerçekten de başıma gelenler inanılmaz. Kendimi çok şanslı hissediyorum. Söz konusu müzik olunca hala yolun çok başındaymışım gibi geliyor. Bu yüzden de insanların “Ah, adam muhteşem!” demeleri, kendi adımı bir dergide görmek veya sizin benimle röportaj yapmak istemeniz çok tuhaf. Bunların hepsi bana rüyadaymışım hissi veriyor.

Müzik yeteneğiniz nereden geliyor? Çocukken müziğe olan tutkunuz nasıl başladı?

10 yaşındayken okul grubunda klarnet çalmaya başladım. Sonra sanırım 12 yaşındayken ilk gitarımı aldım. Ama daha önceleri de müzik hep bir şekilde beni büyülemeyi başarırdı. Beni kendisine çekerdi. Belki de bu tutku bana televizyondan bulaşmıştır, çocukluğuma dair hatırladığım ilk şeylerden birisi televizyon programları izlemem. Ailem ilk televizyon aldığında çok etkilenmiştim. Televizyon fikri çok hoşuma gitmişti. O günlerde televizyonda kovboylarla ilgili pek çok şey vardı; gitar çalan kovboylar falan… Daha sonraları da Beach Boys ve The Ventures gibi gruplar, sörf müzik, arabalar, yarış otomobilleri…

Geleneksel caz müziğiyle ilk tanışmanızı hatırlıyor musunuz? Belki de size kimin ilham verdiğini hatırlarsınız…

Müzik dinlemeye ilk başladığınızda tek bir gruba kafayı takarsınız; ilk önce Beach Boys, sonra The Beatles, The Rolling Stones, sonraları blues geldi. Lisedeyken ise Wes Montgomery’yi dinlerdim. Bunu hep kendim için büyük bir an olarak nitelendiriyorum.

‘97 senesinde ‘Nashville’de doruk noktasına çıkan bir country, folk ve caz füzyonuna başladınız. Bu üç janrı birleştirmek nereden aklınıza geldi?

Ben bu durumu tuhaf buluyorum çünkü bu zaten halihazırda yaptığım bir şeydi ama belki de ben gerçekten Nashville’e gidene kadar insanlar bunu fark etmemiştir. (Gülüyor.) Bence bu daima benim yaptığım müziğin bir parçasıydı. O albümü yapmak benim için muhteşem bir fırsat olmanın yanı sıra biraz da ürkütücüydü çünkü bana Nashville’e gidip bizzat o adamlarla beraber çalmak isteyip istemediğimi soran müzik şirketim oldu. Halbuki o insanların hiçbirini tanımıyordum bile. Sadece oraya gittim, adamlarla tanıştık ve çaldık.

 

Cazı ilk keşfettiğimde önümde benim için her şeyin mümkün olduğu bir dünya açılmıştı. Orada pek kural yoktu. Sanki “pekala, hayal gücünün seni götürebildiği yere kadar gitmekte özgürsün” der gibiydi.

Bunun caz kariyeriniz boyunca aldığınız en büyük risk olduğunu söyleyebilir misiniz?

Bilemiyorum. Benim için bu gerçek bir maceraydı. Neler olacağına dair hiçbir fikrim yoktu. Ama orada çok şey öğrendim çünkü onların müzikle iletişim kurma biçimleri çok farklıydı. Sonuç olarak her şey aynı ama o zamandan önce müziği daima kağıda yazardım. Yeni bir gruba dahil olduğumda onlara bir şema götürürdüm ve herkes o şemayı okurdu, bu bir bakıma benim iletişim kurma biçimimdi. Oysa Nashville’e gittiğimde kimsenin müziği bu şekilde okumadığını gördüm. Orada gerçekten kulaktan ve öğrenerek çalıyorlardı. Onların öğrenmesi için benim bir defa çalmam yeterliydi, gerçekten hayret etmiştim, o seviyede çalabilen insanlar görmek harikaydı.

İstanbul’da çalacağınız Caz Festivali için neler planlıyorsunuz?

Yaylılardan oluşan bir grupla çalacak olmak beni heyecanlandırıyor. Keman, viyola, çello ve ben. Kaç yıldır bu grupla beraber çalıyoruz acaba… Mesela çellocu arkadaşım Hank Roberts, tam 40 yıldır tanıyorum. Doğru mu hesapladım acaba? Evet, 1975’te tanışmıştık, demek ki Hank ile tanışalı 40 sene olmuş. Kemancı Jenny (Scheinman) ile Eyvind (Kang)’ı ise sanırım 20 seneden fazladır tanıyorum. Aralıklarla da olsa dördümüz grup olarak çalmaya başlayalı ise en azından 15 yıl oldu. Aramızda inanılmaz derecede bir aile hissiyatı oluştu. Müzik de aynı şekilde… Tek bir projeye ait parçalar çalmayacağız ve tam olarak ne çalacağımızdan da emin değilim… Bugüne kadar çok sayıda tema çaldık, bu temaların herbirinden bir şeyler alabiliriz ve benim şimdiden denemek istediğim yeni şeyler var. Bu yüzden tam olarak neler çalacağımızı bilemiyorum.