Etrafımızda “arada” kalmış ne kadar çok insan var. Her gün bu ülkeye, bu insanlara ve bu şehre inancını kaybeden bir kişi daha karşımıza geliyor ve “Ben gidiyorum.” diyor, ne ona nasihatler verip bu sorumluluğu üzerimize almak istiyoruz ne de onları kaybetmek. Aradayız! Kalanların aklında her zaman “Acaba?” sorusu. Gitmek mi daha zor, kalmak mı? Bilmiyorum. Ama bu şehre inanan insanları çok seviyorum, tebrik ediyorum, gurur duyuyorum. Onlardan ne kadar çok olsa o kadar daha ileriye gideceğimizi biliyorum. İşte Mu’da tam bu noktada bize unuttuklarımızı hatırlattı ama en önemlisi bu şehre, insanlarımıza olan inancımızı arttırdı. Mu ismi yaratıcı dünya ile bir bağı olanlar için “Diary of Mu” başlıklı projesiyle özdeşleşti. Diğerleri ise 90’lar İstanbul’unda geçen “Arada” filmi ile bu ismi sık sık duymaya başlayacak… Bir yerden başlamak lazım, Mu Tunç’u dinliyoruz!

Yönetmenliğe ne zaman, nasıl başladın?

Kamera ile ilk tanışmamız 14-15 yaşlarında oldu. Hafta sonlarında abimlerin verdikleri underground punk/hardcore konserlerini çekiyordum. Doksanlı yılların sonuydu ve her şey çok acayip geliyordu. İstanbul çok acayipti. Üniversitede sanat okulunu bitirdikten sonra teknoloji ve yeni medya iletişim kanalları ile ilgilenmeye başladım. Bu ilgim, 23 yaşımda reklam dünyasındaki en genç kreatif direktörlerden biri olmamı sağladı. Çok acayip bir atmosfer vardı o zaman. İnternet o kadar yeniydi ki insanlara “internet, Facebook, Youtube, içerik” filan dediğiniz de sadece yüzünüze bakıyordu. Her gün olabildiğince az uyuyordum ki, daha fazla ne görebilirim ve bulabilirim internet içinde diye. Ve bu bakmalarım ve araştırmalarım beni internet üzerinde streaming’in ve özel üretilmiş içeriklerin gittikçe daha da değerli olacağı fikrini geçirdi. Aynı dönemde sinema üzerine yüksek lisans yapıyordum ve zaman kavramının sinema üzerinde anlatımı ile ilgili yazılar okuyordum. Deneysel sinema tek ilgilendiğim şeydi. Bütün gün Stan Brakhage veya Gilles Deleuze okuyup sonra John Cassavetes, Nicholas Ray, Luis Buñue gibi yönetmenlerin filmlerini izliyordum. Tüm bunlar beni kendi hayatımla ilgili bir şeyler yapmaya yönlendirdi. Ve bu yeni gelişen streaming merkezli kanallarda neden seri filmler yapılıp paylaşılamaz dedim. Her hafta sonu farklı bir lokasyona gidip insanları çekmeye ve birlikte vakit geçirdiğim kişilerin dünyalarını farklı bir anlatım dili ile kısa filmler haline getirip “Diary of Mu” ismiyle yayınlamaya başladım. Acayip bir duyguydu o zamanlar. İnternette hiçbir şey yapmadan sadece post ediyordum ve bir anda aynı gün içerisinde on binlerce kişi filmlerimi izliyordu. Öyle bir noktaya geldi ki proje, hayatım boyunca büyülü gözlerle baktığım uluslararası isimleri, kendi evlerinde veya otel odalarında çekebiliyordum. Amacım hikayelerini anlatmaktı ve bu farklı karakterlerin hayatlarını göstererek insanlara sizlerde biraz farklı olun lütfen demeye çalışıyordum. Yaklaşık yüz adet insan çektim ama bunların içinde sadece otuz adet civarında film paylaştım. Ve sonra durdum. İnternetin kendi içinde barındırdığı özgür dünya büyüyecek ve bizlerde farklı hikaye anlatıcıları olacağız diye düşünüyordum. Ben yepyeni bir sinema deneyimi gibi düşünceler ile yükselirken aslında internetin bizi kendi içine dönük ve platform merkezli bir kapalı kutuya çevirdiğini fark edemedim. O dönem, aslında bizler interneti promote ediyormuşuz.

Diary of Mu devam edecek mi?

Aslında devam ediyor ama yayınlamıyorum. Çünkü internetin olayı tamamen değişti. Artık arkadaşlar ve çevreyle ilgilenmek, “şu anda” ne yaptıklarını görmek üzerine yöneldi herkes. Artık kimse daha önceden çekilmiş bir hikayeyi veya bir konuyu anlatan bir olayla ilgilenmiyor. Tanıdığı arkadaşlarının ne yaptığı ile ilgileniyor.

İstanbul’u odağına alan bir film çekme kararı nasıl doğdu?

İstanbul benim hep odağımdaydı. Fakat yurt dışında yaşamaya ve çok sık seyahat etmeye başladıktan sonra aslında kendi şehrimize karşı hep kötü gözle baktığımızı fark ettim. İstanbul’da doğmuş büyümüş herkes de şu vardır; “İstanbul’dan bir b** olmaz.” Ben hep bu cümleyi duyarak büyüdüm. Bir hikaye var unutamıyorum; Küçücüktüm ve hardcore/grindcore gibi müzik tarzları dinliyordum. Bir grup vardı Napalm Death isminde ve aynı dönemde Atlas Pasajı’nda Kod-Müzik vardı. İstanbul’un görüp görebileceği en acayip plak dükkanıydı. Muhteşem bir yerdi. İçeri girdiğimde başka bir dünyanın kapıları aralanıyordu. İçeri girdim, “Napalm Death plağı veya cd’si var mı?” diye sordum. Bana bir anda kahkaha attı içeride çalışan çocuk, “Bu şehirde zor bulursun o albümü” dedi. Daha sonra çalıştığım şirketlerde veya markalarda duyduğum şey de hep buna benzerdi: “Bunu bu şehirde kimse anlamaz, boşver.” Nereye gitsem, bu şehirde hep bu lafı duydum “Buradan bir şey olmaz… Anlamazlar… Yapamazsın.” Ve bende öyle olduğunu düşünmeye başladım fakat ne zamanki seyahat etmeye başladım, hayatım boyunca hayal ettiğim şehirlerde yaşamaya başladım, o zaman gördüm ki dünyanın her yerinde bu böyle. Bu müzikler, hikayeler veya bu tarz yenilikçi işler dünyanın her yerinde dirençle karşılanıyor. Burası ile orası arasındaki tek fark, insanlar inat edip çalışmaya devam ediyor.

Sen nasıl karşı koyuyorsun bu dirence?

Seyahat etmeye başladıkça kendimi eleştirmeye başladım ve bu düşüncenin aslında bir virüs olduğuna karar verdim. Ve İstanbul’u gerçekten seven kimsenin olmadığını düşünmeye başladım. Herkes İstanbul’a belli bir dönem duracakları ve gidecekleri bir yere ulaşmadan önceki transfer bölgesi gibi davranıyor. Aslında bizlerin gidebileceği hiçbir yer yok. İstanbul’da yaşayan insanların çoğu az seyahat ediyor ve gittikleri ülkede turist olarak var oluyor. Paris’e gidip Eiffel Kulesi etrafında dolaşınca orası hakkında bir fikir edinmiyorsun. Ben de bir film çekerek bunu göstermek istedim. İstanbul’u sevebilmemiz için bizlerin efor göstermesi ve savaşması gerekiyor. Bunu da duygusal bir bağım olan bir hikaye ile yapmak istedim. Çünkü ben burada doğdum ve bu benim İstanbul’a borcum. Bizler aslında İstanbul’u seviyor ve burada yaşamaktan zevk alıyoruz. Sadece bazı garipliklerini olduğu biçiminde kabullenip, daha güzel hale nasıl getirebileceğimizin savaşını vermeliyiz.

Arada bir dönem filmi, herkesin anlata anlata bitiremediği 90’lar İstanbul’unda geçiyor. Bu dönemi seçmenin asıl sebebi neydi?

Tam da bu! Herkesin anlata anlata bitiremediği 90’lı yıllarda geçen bir İstanbul’u resmederek hatırlatmak istedim. Ben o dönemin sonlarını abim sayesinde deneyimledim. Benim 11-16 yaş aralığım o dönemde
geçti ama her şeyi çok iyi hatırlıyorum. Abim ve arkadaşları İstanbul’daki ilk punk/hardcore grupların üyesi olduğundan, çok acayip bir İstanbul deneyimledim. Birçok punkçının ve kaykaycının bir arada olduğu çok enteresan konserler izledim. Şu anda olması imkansız konserlerdi bunlar. “Böyle insanlar mı vardı ya İstanbul’da” dedirtecek ilginçlikte kişilerdi. Ama o zamanda, öyle bir İstanbul içinde yaşayan insanlar bile yine mutsuzdular ve İstanbul’dan nefret ediyorlardı. Bence İstanbul’dan nefret etmek artık kültürel bir koda dönüşmüş durumda. Ben şimdi herkesin 90’lı yıllar muhteşemdi İstanbul’da deyişini dinliyorum kafelerde. O zamanda nefret ediyorlardı. 2000’li yılların başında benim için de aktif bir İstanbul gece hayatı vardı ve o zamanda herkes kötülüyordu bunu şimdi ise altın yıllardı diyorlar. Evet ben şu anda her şey muhteşem güzel demek istemiyorum ama tüm bunlar bakış açısı ile şekilleniyor. Ben özellikle bu dönemi seçtim ki, şu anda bu nefreti dışa vuran insanlara aslında her şeyin bizlerde bittiğini gösterebileyim. Bir şehri güzel yapan içinde yaşayanlardır bence. Eğer onlar inancını kaybederse, İstanbul o zaman gerçekten biter. Her dönemin kendi problemleri var ama bizler hep birlikte daha farklı düşünüp, birlik olarak İstanbul’u yeniden benimsemeliyiz. İstanbul ile barışmalıyız.

O dönem ile günümüzü kıyasladığında neler söylemek istersin?

O dönemde limitli imkanlarına rağmen insanlar yapmak istedikleri şeyleri yapmaya devam ediyorlarmış. Abimler mesela, harçlıklarını biriktirip zar zor iğrenç bir bateri alıp, Merter’de apartmanın garajında punk/hardcore konserleri veriyorlardı. Böyle uçuk bir ton şey oluyormuş şehirde. Evet 20-30 kişilermiş ama yapmaya devam ediyorlarmış. Sürekli olumsuz olup, “Olmaz!” demeden bir şeyler yapmak lazım. İstanbul’da herkesin ağzında her şey için “Hayır” kelimesini çok sık duyuyorum. Batıda şöyle bir laf vardır: “Hayattaki başarın ne kadar çok şeye hayır dediğin ile alakalıdır.”

Film, şu sıralar pek çok kişinin aklından geçen “Gitmeli mi, kalmalı mı?” soruları üzerinden şekilleniyor. Bu sorular senin de aklından geçiyor mu?

Tabii… Geçmez mi?! Ben bu soru üzerine doğdum diyorum ya. Doğduğum günden beri bunu duyuyorum. Bu benim için yeni bir soru değil. Fakat cehaletin yoğun olduğu bir ortamda beslenince insan, bazı şeyleri anlaması zaman alıyor. Dünyanın birçok metropolü aynı durumda. Şu anda Londra’da yaşayan arkadaşlarımın hepsi Zone 5’de yaşıyor. Ben Londra’ya gittiğimde hepsi Shoreditch’de oturabiliyordu. Şimdi rüyalarında göremezler veya Paris’te tüm arkadaşlarım 28 m2 tuvalet-mutfak dahil evlerde böcek gibi yaşıyorlar. Bunları da konuşalım istiyorum. Dünya’da popülasyon problemi var ve herkes şehirlerde yaşamak istiyor doğal olarak. Çünkü refah, büyük metropol şehirlerde var. Ve bu yüzden dünyanın tüm metropol şehirlerinde yaşamak zor. New York’a gittiğinizde hayatınız aydınlanmıyor bir anda.

Ben şu konunun da yanlış anlaşılmasını istemem, sanki seyahat etmeye karşı veya insan doğduğu yerden başka bir yere kesinlikle gidemez kafasında biriyim. Kesinlikle değil. Bence herkes doğduğu şehri terk edip başka yerlerde yaşamalı ve hatta geri dönmeyebilir de… Sadece etrafımdaki birçok yetenekli ve birbirinden güzel insanın hiçbir plan yapmadan bir gitme duygusuna kapılıp, etraflarında gördüklerine duydukları nefret ile aklı başında plan yapmadan bir hareketle sadece terk etmeye odaklanması
beni çok üzüyor. Çünkü bu güzel insanlardan binlerce yok İstanbul’da veya Türkiye’de. Bunların hepsi bu yetenekleri ile başka ülkelere plansız şekillerde gidip, o şehirlerde metropol kaygıları ile hayatta kalmaya çalışırlarken sahip oldukları yeteneklerini ve özelliklerini kaybedecekler. Ve bunu göremiyorlar.

Müzik filmin merkezinde! Film müzikleri için seçkiyi nasıl oluşturdun?

Evet, film neredeyse yarı bir müzikal. Filmi tamamen gerçek olaylardan esinlenerek yazdım. Benim babam Türk Sanat Müzisyeni, 70’li yıllarda albümler çıkarmış. Abim ise Türkiye’nin ilk punk/hardcore gruplarının üyelerinden biri. Her ikisi de kendi içerisinde çok kontrast karakterler. Filmin konusunu da İstanbul’lu punk bir çocuğun Kaliforniya’ya giden bir gemi biletini bulma macerası üzerine kurulu. Başrol karakteri Ozan (Burak Deniz); bir punk grubunda solist ve müzisyen. Tek dileği İstanbul’u terk etmek. Hikayede bir gece boyunca 90’lar istanbul’unda Ozan’ı takip ediyoruz.

Filmin şarkı listesi çok acayip oldu, film için özel müzikler yapıldı hatta şu an halen yapılıyor. Bu filmin müzik süpervizörlüğünü ve soundtrack’ini abim Orkun Tunç üstlendi. Burak Deniz’i yaklaşık birkaç ay süren bir stüdyo kampına soktuk ve bir punk vokalistine dönüştürdük. Filmdeki punk şarkıyı da kendisi söylüyor, bu gerçekten sihirli bir durumdu.

Filmin oldukça kalabalık ve renkli bir cast’ı var, oyuncu seçimi sürecinden bahseder misin?

Filmin tüm cast’ı çok özel insanlardan oluşuyor. Casting konusunda çok ilginç fikirlerim vardı ve hepsini uygulamak istedim ilk filmimde. Başrol oyuncularım; Burak Deniz ve Büşra Develi. Filmde birbirine aşık iki
genci canlandırıyorlar. Ben Büşra ile tanışıyordum ve uzun zamandır hiç konuşmamıştık. Bir anda tekrar kahve içme imkanımız oldu ve projeyi anlattım. Beşinci saniyesinde “Evet, hadi yapalım.” dedi. Gerçekten inanılmaz bir ruhu ve inancı vardı tüm projeye. Ben bu yüksek ruhundan çok etkilendim. Onun da isteği ve yönlendirmesi ile Burak Deniz’le tanıştım. Aslında benim aklımdaki hep gerçek hayatta da birlikte olan iki oyuncu bulmaktı ve ikisinin birlikte oluşu muhteşem oldu. Aslında yönetmenler çekiniyorlar böyle durumlardan fakat benim hiçbir zaman bir çekincem olmadı. Hikayenin tüm büyüsünü arttırdıklarını düşünüyorum.

Burak Deniz ise yazarken hayalimde kurduğum karakteri öyle bir seviyeye çıkardı ki izleyiciler nasıl bambaşka bir insana büründüğünü görecekler. Oyunculuğun ruh işi olduğunu kanıtlayan bir performans sergiledi. Ceren Moray, Selim Bayraktar, Seda Akman, Eriş Akman gibi isimlerin de kadroya katılması ile birlikte, bir araya gelmesi inanılmaz zor bir oyuncu ekibim oluştu. Şunu açıkça söyleyebilirim ki ilk filmini çeken bir yönetmenin hayalinde göremeyeceği bir kadro ile filmin çekimlerine başladım. Bu isimler dışında
da birçok özel insan filmde bulundu. Klasik casting firmaları ile ilerlemek yerine, gerçekten İstanbul’da yaşayan ve bu dünyadan olan insanları bir araya getirdim. Bu insanlar genç ve aslında günümüz İstanbul’unu hisseden insanlar. Özellikle bunların bir araya gelmesini istedim ki aslında böyle bir 90’lar İstanbul’u bu insanlarla birlikte, şu anda istenirse yaşanabilir. Bu kişiler zaten hayatta ve normal hayatları da böyle. Sadece herkes birbiri ile yakınlaşmaktan çok uzakta o kadar. Kimisi meşgul, kimisi yorgun, kimisi bir neden arıyor bir araya gelmek için. Ben bu film ile birbiri ile yan yana gelmekten uzak ama birbirinin aynısı birçok kişiyi bir araya getirdim. Casting’i yaparken tüm amacım bu filmle bir birliktelik başlatmaktı. İnsanlar izlediklerinde bunu hissedecek.

Hikaye bir gecede geçiyor, bu yaklaşımı tercih etmenin özel bir sebebi var mı?

Küçüklüğümden beri bir gecede geçen filmlere bayılıyorum. İstanbul’un güzelliğini, tutarsızlığını bir gecede geçen bir filmde en doğru şekilde sunabileceğime inandığım için filmi de böyle tasarladım.

90’larının senin zihninde iz bırakan yanı?

Benim zihnimde iz barakan en büyük yanı pozitif oluşu. Yani o zamanda iğrençti birçok şey ama pozitiflik vardı. Ben bayram parası ile birlikte gidip Hole, Underworld, Dopplereffekt, The Cure gibi grupların plaklarını alıyordum. Bence bu manyak bir şey. Bunu çevirsen de anlatamazsın yabancı birisine. İlk plak arşivim tamamen bayram parası ile oluştu. Benim için 90’lar bu. Hem bu kadar gerçekçi hem de bu kadar sofistike olabilmek.

İlk filmini çektikten sonra edindiğin bir hayat dersi?

Sürece inanmak! Ben 31 yaşıma girerken yapabildim ilk filmimi ve gerçekten otuzların başında ilk filmini çekmiş insan sayısı çok az. Bir elin parmağını geçmez. Tamamen sürece ve etrafındaki insanlara inan. Olduğundan daha fazla inan. Ben bu işi, inanması zor insanlara inanarak başardım. Klasik film endüstrisi insanları, ekibimden hiçbir kimseye inanmıyorlardı. İçlerinden bazıları kendilerine bile inanmıyorlardı. Daha fazla inanmak lazım, o kadar çok inanmak ki artık etrafındakilerden senin saf veya deli olduğuna dair duyumlar alana kadar inanmak. Bence olay buymuş. Saf inanca ulaşmak, en büyük hayat dersi.

Sırada ne var?

İlk filmimi dünyanın en önemli tüm film festivallerine taşımak ve tüm dünyada ki insanlara unutulmuş İstanbul’u göstermek istiyorum.

“… Daha fazla inanmak lazım, o kadar çok
inanmak ki artık etrafındakilerden senin saf veya deli olduğuna dair duyumlar alana kadar inanmak.”