İstanbul’un bir kalbi varsa eğer, şehri yakından tanıyan pek çokları bu kalbin Taksim’de attığı konusunda hemfikir olacaktır. Bu görüşe karşı çıkanlar, ‘İstanbul gibi hareketli bir şehrin kalbi de kendi gibi yerinde duramıyordur’ diyenler de mütemadiyen yer değiştiren kalbin sıklıkla Taksim civarında ‘takıldığından’ şüphe etmezler herhalde. İşte İstanbul’un kalbinin attığı mevkide; İstiklal Caddesi ile Tophane arasında, Çukurcuma’da (Dalgıç Çıkmazı, no: 2), 2012 yılında açıldı Masumiyet Müzesi. ‘Şehrin aşk mabedi’ tanımlamasını sonuna kadar hak eden bu yapıya ve onun vücut bulmasına vesile olan aşka yakından bakalım. Yaklaşın…

Pamuk’un kızı Rüya’ya ithaf ettiği, 1974 ile 2000’lerin başı arasında geçen roman; İstanbullu, varlıklı bir ailenin oğlu olan Kemal’le, onun uzaktan akrabası, ‘alt sınıf’a mensup Füsun’un hikayesini konu alıyor. Romana, ge- riye dönüşleri de içerdiği için kabaca 1950’lerden 2000’lere, İstanbul’daki günlük hayatı anlatan, alternatif bir tarih kitabı olarak da bakılabilir.

1990’lı yıllarda bir roman fikri düşer Orhan Pamuk’un aklına. Bu fikir; yıllar içinde şekillenir, bir gün kağıda düşer, basılır (ilk baskı: 28 Ağustos 2008, İletişim Yayınları)… Türk edebiyatı son yıllarda yazılmış en büyük aşk romanlarından birine kavuşmuş olur: ‘Masumiyet Müzesi’. Romanın fikirden, elle tutulur hale gelmesine kadarki süre içinde, Pamuk, Nobel Edebiyat Ödülü (2006) başta olmak üzere pek çok başarı kazanmış, dün- yaca tanınan bir yazar olmuştur.

Uzaktan bakınca edebiyatta ve sinemada sayısız örneğini bildiğimiz, biri varlığı, biri yoksulluğu temsil eden iki karakterin kavuşma-kavuşamama hikayesi olarak görülen metin, içine girildiğinde; aşkı ve dönemin İstanbul’unu anlatmanın yanı sıra mutluluk, tutku, saplantı, aile, arkadaşlık, evlilik kavramları üzerine sayısız renk barındıran, canlı ve ölümsüz bir yapıt olduğunu hissettiriyor. Ancak romanı eşsiz bir noktada tutan yalnızca içeriği değil, yazarın anlatmak istediklerini satırlarla sınırlamaması ve The Washington Post’ta da dendiği gibi ‘aşkı elle tutulur bir şey olarak önümüze koyması’. Orhan Pamuk 1999’da, Çukurcuma’da; eskicilerin, antikacıların bulunduğu sokaklardan birinde yer alan, 1897 yapımı, üç katlı, tarihi Brukner Apartmanı’nı satın aldı ve 28 Nisan 2012’de, romanın çıkışından dört yıl sonra, kitapta bahsi geçen Masumiyet Müzesi’ni açtı. Bu bina, romanın baş kahramanlarından Füsun’un ailesiyle yaşadığı ev olarak kabul edildi. İçi başta Füsun olmak üzere roman kahramanlarının hayatlarına ve dönemin İstanbul’una ilişkin, günlük hayat objeleriyle donatıldı. Pamuk, bu proje için çok ciddi bir zaman, enerji ve bütçe ayırdı. Böylece şehir, duvarlarına dokunabileceğimiz, içine girebileceğimiz, adım adım turlayabileceğimiz ve bir köşesine oturup düşüncelere dalabileceğimiz bir aşk mabedine sahip oldu. 23 yaşına kadar ressam ve mimar olmayı hayal eden ama sonunda romancı olan Pamuk’un küratörlüğünü yaptığı müze, İstanbul’un ilk şehir müzesi olma özelliğini taşıyor.

Pamuk; romanın, yeni yayınevi olan Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan son baskısındaki ‘Aşk ve Müze Üzerine Sonsöz’de müzenin ortaya çıkış serüvenini şöyle anlatıyor: “1996-2000 arasında sabahları kızım Rüya’yı okula götürürdüm. Kızımı Topha- ne’nin arkalarındaki okulun kapısında bıraktıktan sonra Beyoğlu, Çukurcuma, Firuzağa ve Cihangir’in arka sokaklarında, o gün yazacağım şeyleri düşüne düşüne yazıhaneme giderdim. (…) O sokaklarda gördüğüm şeyler, fırın vitrinindeki taze ekmek ve simitler, eczanenin vitrininde gördüğüm, insa- nın iç organlarını gösteren yıllanmış bir ağrı kesici posteri ya da turşucu dükkanının vitrinine özenle dizilmiş iri kavanozların renkleri, bende yoğun bir görme, seyretme zevki uyandırırdı; bu görüntülere sahip olmak, onları bir çerçeve içerisine koyup seyretmek, onları hiç kaybetmeyeceğimden emin olmak isterdim. (…) Bu dükkanlardan eşyalar almayı, kendi ailem ve hayatımdan biriktirdiklerimle bir ev-müze yapmayı bu sıralarda düşündüm.”

Financial Times gazetesinden, ünlü sanat tarihçisi Simoon Schama müze için “Dünyadaki en güçlü, en güzel, en insani ve en etkileyici çağdaş sanat eseri” yorumunu yaptı. Peki bu eseri yaratan Pamuk, bir romancı olmanın yanı sıra bir koleksiyoner ya da çağdaş sanatçı mı? Yine aynı metinde bu sorunun yanıtını da onun ağzından bulmak mümkün: “(…) Heyecanım bir koleksiyoncunun, bir dizi yapan bir biriktiricinin değil, bu eşyayı bir romanın ve bir müzenin parçası yapmayı tasarlayan, bu hayalle başı dönen bir romancı-sanatçının heyecanıydı. (…) Romandaki ilk hedefim müze değil, aşk dediğimiz karmaşık, psikolojik, kültürel, antropolojik şeyi soğukkanlılıkla anlatmaktı. Aşkı yüksek bir yere koyup sevilen şarkılarda yapıldığı gibi, “Aman ne güzel bir duygu!” demek istemiyordum. Bu duyguyu -tıpkı bir trafik kazası gibi- hayatta başımıza gelen ve çoğu zaman bize istemediğimiz kadar acı veren bir şey olarak anlatmak istiyordum. ‘Masumiyet Müzesi’ her şeyden önce aşk hak- kında bir düşünmedir.”

“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum” ile, ‘ilk cümlesi çok güzel olan romanlar’ listelerinde de en üst sıralarda yer almayı hak eden romanın müzesinin girişi de oldukça etkileyici. Füsun’un içtiği 4.213 sigaranın bir yerleştirmesi karşılıyor gelenleri. Kemal, Füsun’un içtiği sigaraları topla- mış, içildiği tarihleri, o güne ilişkin birkaç kısa cümleyle not etmiştir. Füsun’a ilişkin bunun gibi pekçok ayrıntıyı ‘yaka- lamıştır’ Kemal. Ve ona ait kişisel eşyaları elbette; elbiseleri, küpeleri, tokaları, ayakkabıları… Ne zaman bir roman karakterini bu kadar yakından tanıma imkanı bulabiliyoruz ki? Sırf bunun için bile gitmek gerekir Masumiyet Müzesi’ne.

Müzeye giriş bileti romanın içinde, 537’nci sayfada yer alıyor. Romanı satın alıp hele bir de satırları arasında, Füsun ile Kemal’in aşklarının peşi sıra süzüldüyseniz çoktan bu müzeye gezip görmeye hak kazandınız demektir.

Pamuk, müzeyi hayata geçirme öyküsünün bir de belgeseli olmasını istedi. Brukner Apartmanı’nın Masumiyet Müzesi’ne dönüşme hikayesini, “Benim Adım Kırmızı” romanındaki minyatürleri anlatan ‘Aklın Gözü, Gözün Şenliği’ belgeseli vesilesiyle tanıştığı, yönetmen Demet Haselçin’e emanet etti. Haselçin, Milliyet Pazar’a verdiği röportajda (29 Nisan 2012) şöyle anlatıyor: “1999’da, günün birinde bir telefon geldi: ‘Demet Hanım, Orhan Pamuk ben’. Zaten sesinden hemen tanıdım. ‘Sizinle çok gizli, çok önemli bir şey görüşmek istiyorum’ dedi. Ne olduğunu söylemedi. Cihangir’de daha önceki belgeseli çekerken günlerce çalıştığımız evine gittim. Muhteşem bir manzarası olan bir yazıhane burası… Havadan sudan sohbet ettik önce. Mutfağa girdi, kahve yaptı, ben de ona yardım ettim. Sonra karşılıklı oturduk. Kırmızı berjer koltuk vardı, hiç unutmuyorum. ‘Böyle böyle bir roman tasarlıyorum’ diye anlattı. (…) ‘Bir bina satın aldım, onu da romanla paralel, eşi benzeri olmayan bir şey yapmak istiyorum, müze bile değil belki’ dedi. Benden de bunun belgeselini çekmemi istedi. ‘Lütfen bunu kimseye anlatmayın, size çok güveniyorum. Medyadan başkalarına anlatırsam anında ortaya çıkar halbuki bu çok uzun vadeli bir proje” dedi. Ben de ona o sözü verdim.”

Masumiyet Müzesi’nin konu olduğu bir başka yapım da yine roman ve müzeyle aynı adı taşıyan bir film. Dünya prömiyerini yaptığı Venedik’te hayranlıkla karşılanan ‘Innocence of Memories / Masumiyet Müzesi’nin yönetmeni, Radiohead ve Muse için çektiği videolarının yanı sıra ‘Joy Division’ ve ‘Patience’ gibi kült belgeselleriyle tanıdığımız Grant Gee. Ünlü yönetmen, filminde Orhan Pamuk’un ‘Masumiyet Müzesi’, ‘Kara Kitap’ ve ‘İstanbul’ kitaplarından yola çıkarak kurduğu şiirsel ve büyülü bir İstanbul’u anlatıyor. Romanda, Füsun’un arkadaşı Ayla’nın 12 yılsonra İstanbul’a gelişini, bu geçen sürede şehirde yaşanan değişimi konu eden film için Pamuk “Ciddi, yoğun ve entelektüel bir film” yorumunu yapmış. Türkiye’de ilk kez !f İstanbul’da gösterilecek (15’inci !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 18-28 Şubat 2016 tarihlerinde İstanbul’da, 3-6 Mart 2016 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir’de).

Pamuk, Mayıs 2012’de İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Şeylerin Masumiyeti’nde ise Masumiyet Müzesi’ndeki eşyalar üzerinden İstanbul’u ve kendi hayatını anlatmaya devam ediyor. Kitap aynı zamanda bu ilginç müzenin kataloğu işlevini görüyor. ‘Şeylerin Masumiyeti’, Mary Lynn Kotz ödülünü kazanarak 2012’de Amerika’da yayımlanıp en iyi müze ve sergi kataloğu seçildi. Pamuk ise en edebi sanat kitabı yazarı ünvanını aldı.


Ocak’ın son günlerinde Londra’da, İngiltere’nin önemli sanat kurumlarından olan Somerset House’da yer alan The Courtauld Galeri’de müzedeki objelerin replikalarından oluşa bir sergi açıldı. 3 Nisan’a kadar görülebilir.