“Geçenlerde Paris’te bir Nazım Hikmet gecesi yaptık,” diye söze başlıyor Fazıl Say. Başından geçen ilginç bir olayı anlatıyor: “Nazım Hikmet’le 1950’lerde röportaj yapmış olan, Le Monde’dan bir gazeteci hanımefendiyle tanıştık o gece. Gazeteci, yıllar önceki röportaj sırasında Nazım Hikmet’e, ‘Türkiye’de genç yetenek kimler var?’ diye sormuş. Nazım Hikmet de, ‘Sen Türkçe yazamazsın, ben yazayım,’ demiş. ‘Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Orhan Kemal,’ yazılı kağıdı kadının eline tutuşturmuş. Bize o kağıdı gösterdi. 60 küsür yıldır saklıyormuş.”

Fazıl Say: Güneşli bir İstanbul sabahında, Teşvikiye’deki evinin loş kütüphanesinde, huzurlu bir tebessümle anlatıyor bu hikayeyi Fazıl Say. Nazım Hikmet bugün yaşıyor olsaydı ve Le Monde’daki gazeteci hanımefendi ona Türkiye’den yetenekli birkaç müzisyen sorsaydı, hiç tereddütsüz kağıda “Fazıl Say” da yazardı elbette. Türkiye’nin en önemli ve en üretken müzisyenlerinden biri Say. Bir önceki gece Sait Faik için yazdığı eseri sahnede icra ediyorken, bu sabah çalışma arkadaşlarıyla Nazım Oratoryosu’nun yeni kaydının nasıl olduğu üzerine konuşuyor. Dünyanın dört bir tarafını 25 yıldır bitmeyen bir turneyle turlarken, yeni eserler yaratmaya da, eski eserleri yeniden yorumlamaya da vakit buluyor. Fazıl Say’la, yeni yayınladığı Mozart: Complete Piano Sonatas albümünü konuşmak için buluştuk. Elbette konumuz bambaşka yerlere de geldi.

Tam arkanızdaki kütüphanede duran, birkaç ay önce aldığınız önemli bir ödülle başlamak istiyorum. 2016 Uluslararası Beethoven İnsan Hakları, Barış, Özgürlük, Yoksullukla Mücadele ve İçselleme Ödülü’nün sizin için anlamı nedir?

Fazıl Say: Bir müzisyen olarak genelde besteciliğinize ve yorumculuğunuza dair ödüller alırsınız. Fakat bu sadece müzik için verilen bir ödül değil. İnsanlığı, dostluğu, kardeşliği, barışı, doğuyu, batıyı kapsayan, Nobel tarzı bir ödül bu. Bu yüzden hayatımda özel bir yeri var. Aldığım ödüllerin birçoğunu kedilerimiz kırdı. Fakat bunu özel bir dolapta saklıyorum.

Ödülü veren Beethoven Akademisi, kültürler arası bir köprü kurduğunuzu da vurguladı. Türkiye’ye batı müziğini sunarken, dünyanın geri kalanına ise Türkiye’ye ve doğuya dair eserler de sunuyorsunuz. Bu karşılıklı etkileşimi nasıl yorumluyorsunuz?

Fazıl Say: Bu benim doğamda var. Çocukluğumdan bu yana böyle. Ben bir Türküm. Türk topraklarında bir klasik müzikçi olarak yetiştim. Fakat konservatuarda batı müziğine ömrümü adadım. Bir yandan da hocamız İlhan Baran sayesinde Türk musikisinin derinliğini, o kültürün nasıl işlenmesi gerektiğini de öğrendim. Batı müziğinin halk müziğiyle nasıl bir teması olabileceği üzerine düşünmeyi öğrendim. Nazım Oratoryosu’nda, İstanbul Senfonisi’nde ya da benim diğer eserlerimde Türk musikisi yapıları mevcuttur. Böylelikle halkın da anlayabileceği bir dil oluşmaya başlıyor. Bir besteci olarak müzik, edebiyat ve halk arasında bir köprü kurmak için çok uğraştım.

Edebiyatla çok güçlü bir bağınız var. Bu ülkenin birçok önemli kalemi için eserler bestelediniz. Bu tutkunun temelinde ne yatıyor?

Fazıl Say: Benim edebiyatla ilişkimin baş kaynağı babamdır (Ahmet Say). Dostlarıyla edebiyat dergileri çıkartırdı babam. Dostları derken Aziz Nesin’den, Cemal Süreya’dan, Metin Altıok’tan bahsediyorum. Oradan doğdu bir okuma tutkusu. Albümlerimde bestelerini yaptığım şairlerin çoğuyla tanıştım. Benim çocukluğuma denk gelmiş olanlarla tabii.

Çocukluğunuza denk gelmemiş olsa da, Nazım Hikmet’in yeri sizin için çok önemli.

Fazıl Say: Nazım Hikmet çok kilit ve önemli bir figür. Sadece Türk edebiyatında değil, düşünce dünyasında ve Türk toplumu için de çok önemli. Nazım Oratoryosu gibi kapsamlı bir eseri çok genç yaşta, 30’umda besteledim ben. Onu büyük bir öncü, lider olarak gördüm. Uğradığı haksızlığı da vurgulamak istedim. 16 şiiriyle onun biyografisini oluştururken bir toplum lideri yaratmak istedim.

Nazım Hikmet ve Aziz Nesin gibi isimleri toplumun belirli kesimleri kucaklasa da otoriteler sıklıkla dışladı. Sizin de benzer sıkıntılar yaşadığınız anlar oluyor. Onların eserlerine yönelmeniz de aslında bu bağlamda bir bütünlük sağlıyor. Neden bu ülkede birileri hep dışlanıyor?

Fazıl Say: Bu Türk toplumunun çift yapılı olmasından kaynaklanan bir durum. Muhafazakar sağ ve sol arasında bölünüyor toplum. Bürokrasi sağın elinde, sanat solun elinde. Para sağın elinde, yaratıcılık solun elinde. Türkiye’nin ana problemleri bunlar. Hapse girmemiş sanatçısı yok neredeyse Türkiye’nin. Böyle cezalandırmalarla gidiyor. Bu da yüz yıllardan gelen bir gelenek.

Almanya’da, Beethoven Ödülü’nü alacağınız törenden önce bir çağrı yaptınız. “Toplumun ve devletin her kesiminden insan bu onurlu törene davetlidir,” dediniz. Buradaki amacınız neydi? Toplumdaki ayrışmayı dindirmek için uzatılan bir el miydi bu? Nasıl tepkiler aldınız?

Fazıl Say: Bir değer buldu. En azından o eli uzatınca her zaman olduğu gibi dayak yemedik. Çünkü ben fazla el de uzatmıyorum. Karşı taraftan hamle bekliyorum. Bu sefer ben uzattım. Kültür Bakanı (Nabi Avcı) arayıp ödül için tebrik etti. Resmi bir yazı değil ama bir tebrik oldu. Türkiye’deki muhafazakar kesim ve sanatsal kesim birbirine karşı çok temkinli. Bu ne zaman hakiki ve sıcak bir dostluğa döner? Belki daha on yılları var.

Edebiyata dönmek istiyorum yeniden. Şu şıralar bestelemek için gözünüze kestirdiğiniz, kucakladığınız şiirler ya da sahiplendiğiniz şairler var mı?

Fazıl Say: Her zaman vardır. Biraz dönemlere bakıyor şiirler. İnsanın 30’larında Attila İlhan sevdiği bir dönem oluyor. Nazım Hikmet sevdiği bir başka dönem oluyor. Aradan 10 yıl geçince Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar sevmeye başlıyorsun. Şu sıralar Gülten Akın’la ilgiliyim. Ki biz tanırdık Gülten Hanım’ı. Babamın Gülten Abla’sıydı o. Şimdi şimdi anlıyorum onun şiirlerini.

Babanız Ahmet Say’ın ve elbette evinize uğrayan dostlarının üzerinizdeki etkisi büyük. Nasıl besliyordu o ortam sizi?

Fazıl Say: Bizim eve her türden sanatçı gelirdi. Aşık Mahsuni de, Metin Altıok da, Fikret Otyam da… Onlar ve onların çevreleri dolayısıyla hem siyasi, hem sanatsal bir tartışma olurdu. Ben onlara piyano çalardım. Elbette bu ortam benim şansım. Hiç kuşku yok. Klasik müzik elitizmle ve zenginlikle de birlikte anılıyor. Aslında öyle değil. Babam bir kamu çalışanından da az kazanan bir adamdı. Varımızla yoğumuzla bir tane piyano aldık. Alınabiliyor. Zengin işi değil yani. Ama bir evdeki tek zenginlik piyanonun olması değil ki… Öyle büyük bir düşünsel zenginliğin ortasındaydım ki ben. O başka bir şey. Dolayısıyla orada duran piyano da başka bir şey. Piyano bir anlatıcıya dönüşüyordu. Sadece tuşları olan bir müzik aleti olmaktan çıkıyordu. Dolayısıyla insanlar çocuklarını müziğe başlatırken aslında ortamla beraber müziği sunmaları lazım diye düşünüyorum.

Müziğe dair sonsuz keşifler yaptığınız bu ortamda, tekrar tekrar dinlediğiniz eserler var mıydı?

Fazıl Say: Batı müziğinin bestecilerinden ve yorumcularından herkesle tanıştık biz. Çocukken bir dönem Ertuğrul Oğuz Fırat’ın da öğrencisiydim. Akşamları partisyonla müzik dinlemeye Ertuğrul Bey’in evine giderdik. Sadece 20. yy müziği dinlerdik. Ben 17 yaşında Almanya’ya gittiğimde yaşıtlarımın çok ilerisinde bilgiye sahiptim. Onların duymadığı Alman bestecileri ezbere biliyordum. Bu da iyi bir şans. Okuldayken de herkes birbiriyle farklı müzikler paylaşırdı. Tanışmanın sonu yok müzikle. Korkunç bir okyanustan bahsediyoruz. Operalar, orkestralar, yorumlar… Mesela Wagner’in bir operasının kim bilir kaç yorumu vardır. Youtube’u açın, “Beethoven 5. Senfoni,” yazın. 7 bin farklı yorum çıkar herhalde. O kadar büyük bir okyanustan bahsediyoruz ki… “Ben şunu dinlerim,” gibi bir şey değil…

Sizin için daha o dönemlerden çok önemli olan Mozart’ın tüm piyano sonatlarını yorumladığınız yeni bir albüm yayınladınız. Kariyerinizin en uzun çalışmalarından biri bu. Mozart’ın sizdeki yeri nedir?

Fazıl Say: Onun eserlerini çalarken hiçbir sorgu sual olmadan bir şeyin içine düşüyorum. Çok doğal bir ilişkim var Mozart’la. Bu doğallık çalışarak, kolaylıkla elde edilebilecek bir doğallık değil. Bu doğallığı Mozart seven dünya da destekliyor. Yayınladığım ilk albümde de Mozart eserleri vardı. Bunun yanı sıra Mozart’ı her ay birkaç orkestrayla düzenli olarak çalıyorum. En başında bu piyano sonatlarının konserlerini yapma teklifi geldi. Münih’te ve İstanbul’da bunu gerçekleştirdikten sonra o konserlerin de tecrübesiyle kayda girdik.

Fazıl Say kitaplıklar önünde söyleşi yaparken. Fotoğraf Asya Çetin
Fotoğraf: Asya Çetin
Nasıl bir ruh haliyle kaydettiniz Mozart’ın eserlerini? Kayıt süreçleri sizin için nasıl geçiyor?

Fazıl Say: Mozart kayıtlarıyla benim hayatımda bir kayıt yapma devrimi de oldu. Ondan önce yaptığım kayıtlardaki psikolojik hatalarımı gördüm. Kendimin en iyisine ulaşmak varken, bazı şeylere kolay yenildiğimi Mozart kayıtlarıyla öğrendim. Nitekim bu kayıtlardan sonra farklı kayıtlara da yöneldik. Şu anda dört, beş albüm bekliyor. Nazım Oratoryosu’nu kendi kurduğumuz bir ensemble ile yeniden kaydettik. Sait Faik eseri bekliyor. Yayınlanacak başka eserler var.

Salzburg’da, Mozart’ın doğduğu şehirde kaydettiniz albümü. Klasik müzik adına çok önemli bir şehir. Neler hissettiriyor Salzburg size?

Fazıl Say: Salzburg çok güzel, antik bir şehir. Dünya harikası bir yer. Mozart’ın şehri olması ve müzik turizminin merkezi olması dolayısıyla da kutsal bir yer. Müzisyenlerin Kabe’si orası. Dolayısıyla Salzburg her müzisyen için özeldir. Ben kayıtları Mozarteum Salzburg’daki Great Hall’da çok güzel şartlarda yaptım. Salonun akustiğinin, piyanonun tınısının yanı sıra teknisyenler de harikaydı. İmkanlar çok iyiydi.

Müzik hayatınız boyunca Mozart’ın yanı sıra nice bestecinin eserini icra ettiniz. Örnek aldığınız, bir besteci olarak sizi etkileyen kimler var?

Fazıl Say: Ben de bir besteci olduğum için gençliğimde Stravinsky’yi çok örnek aldım. Çünkü o da folklor temelli şeylerden yola çıkan bir besteci. Şostakoviç’ten, Bartok’tan, Debussy’den de bir besteci olarak çok şey kazandım. Klasiklerin uçsuz bucaksız yorumu vardır. Biz yorumcuların varması gereken nokta kendi içselliğimiz ve doğallığımızdır. Kişisel olmalıyız. Bir eseri neden çaldığımızın bir açıklaması olmalı. Olay bu bence.

Eserlerini yüzyıllar önce yazmış olan, çoktan vefat etmiş bu müzisyenlerle nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

Fazıl Say: Bu çok sihirli bir nokta. Onlar bambaşka tarihlerde, bambaşka ortamlarda, bambaşka dertlerin içindeydiler. Hiçbir teknoloji yok. Faytonla bir şehirden diğerine gidiliyor. Beethoven’in uçağa bindiğini düşünsenize? New York’a falan gidiyor (kahkaha atıyor). Bambaşka bir adamdı o. Onların bütün hayatlarının müzik olduğunu, doğa olduğunu düşünmek gerekiyor. Mesela Beethoven çok dışarı çıkan, bütün gün kırlarda dolaşan bir insan. Dolayısıyla onlara öyle yaklaşmak lazım. Bazen onların hayatını kafamızda bir film gibi geçirmeliyiz.

Peki sizin yoğun turne programınız yorumculuğunuzu ve besteciliğinizi nasıl etkiliyor?

Fazıl Say: Turne insanı otellerde kalır, uçağa biner, havaalanlarının ve farklı şeylerin stresine girer… Dünyanın sürekli başka bir yerindesiniz. Norveç’te uyur, ertesi sabah İtalya’ya gidersiniz. Benim hayatım 25 yıldır böyle. Yılda 100’ü aşkın konser veriyorum 25 yıldır. Dünyanın bütün iyi konser salonlarında, dünyanın büyün iyi orkestralarıyla çaldım. Ama insanın kendi şehrinde yaptıkları da çok önemli. Ben kurduğumuz orkestralarla, korolarla, yaptığımız projelerle, bestelediğim İstanbul Senfonisi, Nazım Oratoryosu gibi eserlerle bu şehre de bir şeyler vermek istedim. İstanbul’da yaşayan biri olarak bu şehre de damga vurmak istiyorum.

Tüm bu söylediklerinizi yaparken oldukça zorlandığınız dönemler de oldu.

Fazıl Say: Burada çok zorluk çektik yıllarca. Klasik müziğin böyle bir yere gelmesi beklenen bir şey değildi. Ben çok direttim. Büyük bir savaş, büyük bir mücadeleydi. Filanca kurumlardaki insanlar gibi, “Biz işimizi yapıyoruz. Cuma akşamı konserimizi veriyoruz, 300 kişi de geliyor. Çok güzel. Böylesi iyi,” deyip geçebilirdim. Ama ben bütün topluma hitap etmek istedim.

Tam da burada konserlerinizden bahsetmek istiyorum. Türkiye’de birçok konser malum sebepler dolayısıyla iptal oluyor. Buna rağmen siz birkaç ay önce Volkswagen Arena’da üç gece üst üste 4500 kişiye, toplamda yaklaşık 15 bin kişiye konser verdiniz. Nasıl değerlendiriyorsunuz bu durumu?

Fazıl Say: Buna belki mucize diyebilirsiniz ama bence bu çok uzun bir uğraşın ürünü. Ortadaki eserler belli. Burada ben tek başıma çıkıp solo konser çalmıyorum. Genco Erkal gibi büyük bir usta da var. Yazılmış ve toplum tarafından bilinen bir oratoryo var. Size demin anlattığım gibi, bu eser Nazım Hikmet’i de tekrardan toplumla buluşturuyor. Bu insanların sevgisini ve ilgisini çekiyor. Bambaşka dayanışmalar da var orada. Türkiye’deki laik kesimin dayanışması da var.

Batıda ve doğuda konserler verdiğinizde neler hissediyorsunuz? Carnegie Hall’da ya da Anadolu’nun bir köyünde konser vermenin bir farkı var mı sizin için?

Fazıl Say: Biz yorumcular sahnedeyken bir yorumcuyuz. Yorumcunun derdi iyi çalmaktır. İyi çaldığını kendisinin hissetmesidir. Sahnedeyken kendimizi dinliyoruz, eleştiriyoruz, yönlendiriyoruz. Carnegie Hall’da da insanlara çalıyoruz, Sivas’ta da insanlara çalıyoruz. Sivas’taki insan Beethoven’ın bir sonatını hayatında ilk defa dinliyor olabilir. Ama mesela bunu açıklayarak yaptık. Eserin başında iki dakika ben o eserden ne anladığımı, Beethoven’in ne anlatmaya çalıştığını seyirciye açıklayınca, o seyirci Carnegie Hall’daki kadar bilinçli olarak konseri dinler. İsmi Carnegie Hall da olsa, orada da, burada da, Sivas’ın köyünde de müzik yapılıyor.

Fakat ne yazık ki Türkiye’de kültür sanat etkinliklerine yeteri kadar ilgi yok. Güncel araştırmalara göre Türkiye’de hiçbir kültür sanat etkinliğine gitmemiş olanların oranı yüzde 70. Klasik müzikte de durum elbette çok farklı değil. Nerede hata yapıyoruz sizce?

Fazıl Say: Muhafazakar kesimin önyargıları var burada. Batı sanatına sonradan aşina olmak zor. Çok anlamadığı, sevemediği, bağlanamadığı, hatta bazen varlığını bilmediği bir şeyi benimseyememek var. İlla çocukluğundan itibaren tanışması da gerekmiyor. Türkiye’de bununla tanışma imkanı da sınırlı. Eğitim sisteminde yok. Medyada çok az var. Sosyal medya çıktığından bu yana şansımız büyüdü aslıda. Bakın nasıl kullanıyoruz? Her gün Instagram’a video koyuyoruz, “Bu Chopin, bu Bach, bu Sait Faik,” diye. Sosyal medya aslında müzisyeni özgür kılıyor. Eskiden medyaya ihtiyacımız vardı. Televizyon olmalıydı, gazete olmalıydı. Şu anda her şeyi kendi medyamızda yapıyoruz.

Bu topraklarda yaşamak nasıl etkiliyor sizi?

Fasıl: Say: Renkli ve enteresan burada yaşamak. Dün bir arkadaşım, “Ben Hollanda’da yaşamak istiyorum,” dedi. Uzaklaşmanın zorluklarını anlattım arkadaşıma. Ben 15 yıl yurt dışında yaşadım. Berlin’de de, New York’ta da. Enteresan yıllarda yaşadım. Almanya’dayken Doğu ve Batı Almanya birleşiyordu. Siyasi olarak çok ilginçti. Amerika’da Clinton dönemini gördüm. Fakat yurt dışında edinebildiğiniz çevreler sınırlı kalıyor.

Sizin edinebileceğiniz çevreler bile mi?

Fazıl Say: Herkesin öyle. Hiçbir yer insanın kendi memleketi gibi olmaz. Sınırlı kalıyor, yetersiz kalıyor. Buradaki ahenkli, çatışmalı, çok fazla rengi olan insanları kaybettiğinde, orada başka bir prosedüre sıfırdan başlamak zorundasın. Büyük bir Türkiye özlemi de başlıyor bir süre sonra.

Sizce bu çatışmalar üretime katkı sağlıyor mu?

Fazıl Say: Bence çatışma bir okul. Çok şey öğreniyor insan. Burada önemli olan şey sevginin ve çatışmaların varlığı. Çatışma olmadan bir hayat olmuyor aslında. O çok önemli bir şey.

Tüm bu çatışmalar acıyı da beraberinde getiriyor. Sözü yakın zamanda tamamladığınız bir esere bağlayarak bitirmek istiyorum. In Memoriam, 2015’te gerçekleşen Ankara saldırısını konu alıyor…

Fazıl Say: Art of Piano adı altında bir albüm üzerinde çalışıyorum. Bu çalışmada yedişer, sekizer dakikalık parçalar olacak. Açılış parçası In Memoriam’ı da 10 Ekim’de Ankara’da gerçekleşen gar patlamasında ölenlerin anısına yazdım. Patlamadan önceki birkaç dakikayı ve sonrasını anlatıyor eser. Bu yüzyılda öyle bir hayatın içindeyiz ki, terör var, savaşlar var… Bunlardan yaşayan tüm insanlar olarak etkileniyoruz. Ben de etkileniyorum.