Tarih, 2003 yılının Mayıs ayı. Mekan, Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüs; ikimiz de öğrenciyiz. Ben bir yandan okul dergisinde çalışıyorum; Saadet ise Number One TV’de sunuculuk yapıyor, daha 19 yaşında. Henüz tanışmıyoruz ama ne zaman karşıma çıksa, gözlerimi alamıyorum güzelliğinden. O gün çimlerde oturduğunu gördüğümde hiç düşünmeden yanına gittim. Bana bakarken sesimin titrediğini hatırlıyorum: “Merhaba, ben sizinle röportaj yapmak istiyorum.”

Ömer Ceylan: 14 sene geçmiş üstünden…

Saadet Işıl Aksoy: (dalga geçerek) Sesinin titrediğini hatırlıyorum ama.

Ömer Ceylan: Sen kırk yıllık artist gibiydin karşımda.

Saadet Işıl Aksoy: Ben röportaj günü çok heyecanlanmıştım. Kendimi aşırı havalı hissetmiştim benimle röportaj yapıldığı için. Okulun çimlerinde gelip benimle tanışan çocukla sohbet etmek; büyük büyük cümlelerle hayattan, varoluştan, hayallerimizden falan bahsetmek hoşuma gitmişti. Meğersem röportaj bahaneymiş, sohbet şahane 🙂

Ömer Ceylan: 14 senede neler değişti? O günkü kuyruklu saç modelin dışında? (intikam)

Saadet Işıl Aksoy: Hahaha, o saçlarımla çekilmiş fotoğrafları internete koymak lazım; doğru bilinen stil yanlışları başlığıyla. Fark edebildiğim en büyük değişim, derimin kalınlaşmış olması. En ilkel tepkilerimiz, hayatı ele alış şeklimiz pek değişmiyor; aynı hikayeyi farklı kılıklarda tekrar tekrar yaşıyoruz aynı hayatın içinde.

Ömer Ceylan:  Bırak ya bu mütevazı lafları. Nasıl pek bir şey değişmiyor? İngiliz Dili ve Edebiyatı’nı bitirdin, sonra Fransızca ve İtalyanca öğrendin. 24 yaşında ilk uzun metrajında (Yumurta) başrol oynadın. Bulgar yapımı Eastern Plays’de, İtalya’da iki bölümlük televizyon dizisinde (Ragion di Stato) hep başroldün. Twice Born’da Penelope Cruz ve Emile Hirsch’le ana karakterlerden biriydin. Ödüller aldın, bir sürü uluslararası festival gezdin, jüri oldun…

Saadet Işıl Aksoy: (araya girer) İyi de bunlar internette yazıyor zaten.

Ömer Ceylan: Lafımı kesme. Aşık olduğun adamla evlendin, Kaju adında saçma güzellikte bir köpeğin var, bir ayağın Los Angeles’ta. Türkiye’de oynadığın dizileri, filmleri, reklamları saymadım daha. Ayrıca artık röportajlarda heyecanlanmıyorsun. Değişmeyen bir şey var mı?

Saadet Işıl Aksoy: 14 sene sonra yine soruları sen soruyorsun. (manidar bir tonda) Ama galiba sen bile değiştin. Birlikte değiştik aslında. Benim için dostluğumuzun en kıymetli yanı bu: Ne kadar değişirsem değişeyim, sen bana her zaman nereden geldiğimi ve bu yola aslında en başta hangi hayal ve duygularla çıktığımı hatırlatacaksın. (heyecanla) Buldum! Oyunculuk yapma heyecanım değişmedi.

Saadet Işıl AksoyÖmer Ceylan: Biraz daha benden bahsedersin diye düşünmüştüm. Ok. Oyunculuk diyordun. Oyunculuktan bahset.

Saadet Işıl Aksoy: Hahaha. Oyunculuk benim için “ciddi oynanılan evcilik”. Ömer: Evcilik kısmını bilmem ama işini ciddiye aldığını biliyorum. Hele yeni bir şeyler öğrenme konusunda çok takdir ediyorum seni. Şu an dövüş dersleri alıyorsun, bi ara dans dersleri aldın, Twice Born’da klarnet çal-

Saadet Işıl Aksoy: (sözümü keserek) Trompet o, trompet!

Ömer Ceylan: Ok. Güzelim soruyu kesmene değer bir bilgi mi bu? Saadet: Haha biri klarnet der, biri saksafon… İşimi ciddiye alıyorum sonuçta.

Ömer Ceylan: Bir tek bana ve annene karşı böyle bilmişlik yap zaten sen. Sus! Saadet’in asla yapmayacağını bildiğin için, rol gelse de deneyimlesem dediğin bir şey var mı?

Saadet Işıl Aksoy: Gerçek bir aksiyon kahramanını oynamayı çok isterdim ve bazen uzun süredir bilinçaltımın beni sakin sakin buna hazırlamak için bana çeşitli adımlar attırdığını falan düşünüyorum. Çok aktif spor yapıyorum, her yeni spora kendimi fütursuzca bırakıyorum, motosiklet kullanıyorum, tekne kullanıyorum, atış poligonuna falan gidiyorum, yakın mesafe savunma dersleri alıyorum, bahsettiğin gibi bir süredir dövüş derslerine devam ediyorum. Bu işaretlere bakarsak yakın zamanda hayal ettiğim gibi baştan sona aksiyonun içinde olan bir karakter oynamam lazım ya da bir zombi istilası falan olacak ve ben farkında olmadan ona hazırlanıyorum.

Ömer Ceylan: Öyle bir durumda bizi de korursun diye umuyorum. Şimdi ben sana tv-sinema soruları sorucam ama çok fazla özel isim kullanma. Öyle bir isim hafızan ve araştırma yeteneğin var ki; filmleri künyeleriyle biliyorsun. Bundan çok etkileniyorum, o ayrı.

Saadet Işıl Aksoy: Sana bir şey itiraf edeyim mi? Ben lise ve üniversite yıllarında böyle her filmle ilgili hikayeler anlatan, filmlerin detaylarını isim isim bilen insanlara çok hayranlık duyardım. Sanırım hırs yapmışım ve sen bunları söyleyince çok mutlu oldum. Hepimizin sürekli film izlediği bir dönem vardı ya, ben ardından girip IMDB okurdum saatlerce. Google okumaya da ilk o zamanlarda başladım ve Google’dan araştırma yapmanın da bazı püf noktaları olduğunu yavaş yavaş öğrendim. Bu işi de ciddiye aldım yani.

Ömer Ceylan: Anlatsana biraz, neler oluyor televizyon ve sinema dünyasında? Televizyon dizileri sinemayı yendi mi? İnternet, sinemanın öcünü mü alıyor televizyondan? Yoksa dijital dünya, sinemanın köküne kibrit mi çaktı? N’oluyo?

Saadet Işıl Aksoy: 2012 yılında Twice Born ile L.A.’e gittiğimde ve sonrasında orada yaptığım görüşmelerde hep konuşulan konu buydu. Büyük film stüdyoları risk almaktan, vizyonda para kaybetmekten korktukları için, sektörün yetenekli ve farklı işler yapmak isteyen isimleri televizyona yönelmeye başladılar. TV’de güzel işler ortaya çıktıkça, çok büyük isimler için de bir mecra haline geldi. Şu anda baktığımızda; stüdyolardan remake’ler, süper kahraman filmleri, bir de bazen -Amerika o sırada hangi ülkeye girdiyse o ülkede geçen- savaş ve terör filmleri dışında kayda değer bir şey çıkmıyor. Dijital ve kablolu kanallar ise inanılmaz özgün projeler üretiyor; her biri çok hızlı bir şekilde kendi starlarını yaratıyor. Tam da günümüze uygun bir şekilde her şey çok hızlı oluyor, hatta çoğunlukla da o canım projeler hızlı hızlı tüketiliyor ve sürekli aç bir şekilde izleyiciler yeni dizi arayışına giriyorlar. Ama arada bazı projeler var ki, ben eminim bundan 10 yıl sonra yine tekrar tekrar izleyeceğiz. Yani sinema kalıcıdır, TV tüketilir falan gibi klişelerin ne kadar saçma ve ezber sözler olduğunu çok net göreceğiz. Kalıcı olan hikaye anlatıcılığıdır.

Saadet Işıl AksoyÖmer Ceylan: Bak ciddi konu olunca, açıldın yine. Türkiye’deki hikaye anlatıcılığına ne oldu?

Saadet Işıl Aksoy: Çok sosyolojik açıdan yaklaşacağım,

Ömer Ceylan: Yapma.

Saadet Işıl Aksoy: Kusura bakma, dinleyeceksin. Bizim hikaye anlatmakla ilgili hiçbir sorunumuz yok hatta bu konuda oldukça yetenekliyiz. Ama göçebe hayattan gelmiş bir toplum olarak bunu kayda geçirmek konusunda biraz ihmalkar ve savruğuz.

Ömer Ceylan: Sen ne kadar konuşursan konuş, sadece benim yazdığım kadarı okunacak burda.

Saadet Işıl Aksoy: Arkadaşlığımızı bozacaksa, bırakalım istersen röportajı. Ömer: Hayatta bırakmam, o kadar soru hazırladım. Senin kafanda yıllardır hep bir ‘kadın hikayesi’ anlatmak var, di mi?

Saadet Işıl Aksoy:  Hem de nasıl. Kadın hikayesi veya bir şekilde toplumda “öteki” olarak görülenlerin hikayesini anlatmayı çok istiyorum. Ne zaman olur bilmiyorum. Hikaye anlatıcılığında en önemli mesele hayatta kendine karşı dürüst olmak. Ben aklıma gelen hikayelerde kendi içimde bile kendi kendime nasıl yaranmaya çalıştığımı, dürüstlükten nasıl uzaklaştığımı fark ediyorum; havalı hikayeler uğruna.

Ömer Ceylan: Ciddileşme hemen. Hikaye anlat bize. Nerde geçiyor bu kadının hikayesi?

Saadet Işıl Aksoy: Hemen şu an düşünüyorum. Bir trende geçiyor. Kadın film boyunca varmayı dört gözle beklediği yere ulaştığında aslında oraya ait olmadığını ve aslında isteğinin bu olmadığını fark ediyor. Çünkü trende yol boyunca çeşitli insanlarla girdiği diyalog ve ilişkilerde kendini keşfediyor. O beklediği durak geldiğinde de. (sessizlik)

Ömer Ceylan: Evet?

Saadet Işıl Aksoy: Yazar olan sen değil miydin?

Ömer Ceylan: Kırıcı oluyosun. Bana hemen 6 kelimelik bir hikaye anlat. Saadet: Finding Nemo. Grilling Nemo. Eating Nemo.

Ömer Ceylan:Ooo, alt okumalara doyulmaz. Nemo demişken, izlediğin animasyon filmlerindeki hangi karakteri seslendirmek isterdin?

Saadet Işıl Aksoy: Inside Out’taki Sadness olabilirdi. Bir de ben Elsa ve Anna hayranıyım. Yapımcılar kesin bana Elsa’yı oynatmak isterlerdi ama benim gönlümde yatan Anna 🙂

Ömer Ceylan: Sektör göndermemizi de yaptık, şahane! Fotoğraf çekiminde mutfak mermerine oturduğun karede, bana Helena Bonham Carter’ı anımsattın. Hiç Tim Burton filminde düşünmüş müydün kendini?

Saadet Işıl Aksoy: Sen sürekli bunu sorduğun için düşündüm tabii ama ben galiba daha çok Martin Scorsese ya da Baz Luhrman filminde oynamanın hayalini kurdum.

Ömer Ceylan:Ne yani, Wes Anderson karakterleriyle dolu arkadaş grubumuza bir Tim Burton karakteri yakışmaz mıydı?

Saadet Işıl Aksoy

Saadet Işıl Aksoy: Aslında Edward Scissorhands’le arkadaş olmak isterdim. Ona destek olacak, onu anlayacak, ondan faydalanmaya çalışmayacak gerçek bir dosta ihtiyacı olduğunu düşünmüşümdür hep.

Ömer Ceylan: Ah Saadet ya, hep evin iyi kızı olacaksın sen. “Tell me one of your guilty pleasure.”

Saadet Işıl Aksoy: Elime gazeteyi aldığımda ilk olarak magazin haberlerine bakıyorum.

Ömer Ceylan:YOU DIRTY BITCH!!! Köpeğin Kaju’ya tam bir klişe erkek annesi gibi davrandığını, bunun yanlış olduğunu bilsen de, kendini tutamadığını ve bundan zevk aldığını da itiraf etsene.

Saadet Işıl Aksoy: Kaju’yla annelik stajı yapıyorum. Belki cinsiyetçi bir köpeğim olacak ama bir gün doğurursam, cinsiyetçi bir çocuğum olmayacak.

Ömer Ceylan: Kaju bazen senden rol çalıyor, farkında mısın?

Saadet Işıl Aksoy: Bazen mi? Benim tatlı bebeğim o. Kıvrık tüylüm. (anlatırken bir yandan Kaju’yla aşk yaşıyor) Zeytin burunlum, boncuk gözlüm, yumuş patilim, güzel kalplim, minik ağızlım, pembik dillim…

Ömer Ceylan: Pembik dillim ne ya? 🙂 HIMYM dizisinin bir bölümü “When you’re single and your friends start to get married, every wedding invitation presents the strange moment of self-evaluation” diye başlıyor. Evlendikten sonra, düğün davetiyelerinin yerini ne alıyor?

SSaadet Işıl Aksoy: Haha tabii ki çocuklu arkadaşlar. Toplumsal sıralamaya harfiyen uymamız beklendiği için. Oku, çalış, evlen, üre. Toplum olmasa bireysel olarak insan neden kendini değerlendirsin ki? İnsan sadece yaşar.

Ömer Ceylan: Bilgisayarımda “Saadet” diye arama yaptığımda bir sürü unutulmuş dosya ve sayısız email buldum. Bunlardan birinde “İnsanların mekansız-evsiz olduğuna inandığını, galiba bu yüzden tüm şehirlere kolay uyum sağladığını” söylemişsin. Evsiz misin hala?

Saadet Işıl Aksoy: Haha. Home is where the heart is. Uzun bir süre uzaklarda yaşayınca bunu daha net farkettim: Sevip sevildiğimiz yer, bizim evimiz.

Ömer Ceylan: Ah canım. Duygusal kızımız bu aralar müzik olarak ne dinliyor?

Saadet Işıl Aksoy: The Get Down dizisinin soundtrack albümünü dinliyorum delicesine.

Ömer Ceylan: 5 tane dizi söyle bana, hemen.

Saadet Işıl Aksoy: The Get Down, Breaking Bad, Fargo, West World, Thirteen Reasons Why. This is Us çok tatlı, çok pozitif, bence iyi insan olmaya özendiren bir proje. Stranger Things çok cool bir iş. Narcos’un yeni sezonunu delicesine bekliyorum. Bir de The Handmaid’s Tale’e başlayacağım, çok beğenildi, merak ediyorum.

Ömer Ceylan: En çok hangi uygulamaları kullanıyorsun? 5 tanesini söyle. BEŞ! Sadece.

Saadet Işıl Aksoy: Instagram. Los Angeles’tayken Yelp. Waze. Yandex. Spotify. Daha var da, BEŞ dedin diye söylemiyorum.

Saadet Işıl AksoyÖmer Ceylan: Hep uslusun. En kolay içselleştirdiğin dizi karakteri? Saadet: Thirteen Reasons Why’daki Hannah Baker’ı içselleştirmek için, bu dünyada kadın olmak yeterli.

Ömer Ceylan: Senin hayatında gittiğin yolu çat diye bambaşka bir yöne döndüren anlarından birini söylesene. 14 sene önce benimle yaptığın ilk röportaj olabilir mi mesela?

Saadet Işıl Aksoy: Hahah, o röportaj hiç yayınlanmadı hatırlarsan, sen o dergiden ayrıldın. Ama ona sebep olan Number One’da çalışmak, hayatıma öyle bir etki yapmış olabilir galiba biliyor musun? 19 yaşımda orada çalışmaya başladım ve geçirdiğim iki senede, ne yapmak istediğimle ilgili fikirlerim büyük ölçüde şekillendi.

Ömer Ceylan:Geçenlerde senden bahsederken ablalarımdan biri “Saadet’in senin hayatını nasıl değiştirdiğinin farkında mısın?” dedi. Sen sanırım benim kişisel hikayemin önemli bir noktasısın gerçekten. U dönüşümsün. Saadet: Duygulandırdın beni şapşal. Duygusal final olacağından bahsetmemiştin.

Ömer Ceylan:Doğaçlama yap.

Saadet Işıl Aksoy: Biz o an milyarlarca ihtimal arasından denk geldik ve birbirimizin hayatına girdik, birbirimizi etkiledik. Şanslıyız ki birbirimizi fark ettik. Bence ben olmasaydım, başka bir hikaye doğacaktı ve başka güzel bir yol açılacaktı önünde, çünkü sen busun. Güzel hikayeler onları anlatabilenlerin başına gelirmiş. (Great stories happen to those who can tell them.)

Ömer: Peki, son soru: Sen bana bir soru soracak olsan, ne sorardın? Saadet: Bu soru çok zor; bulduğum zaman mesaj atarım sana. Röportaj seninle mi bitecek yani?

Saadet Işıl Aksoy: Yoo, 14 sene sonra bu röportajı gerçeğe dönüştüren ve bilmeden 14 yıllık bir hikayenin sezon finalini yapan Based Istanbul ekibine ve fotoğraf çekimi için bize evini açan canımız arkadaşımız Mehmet Yücebaşoğlu’na teşekkür edeceğim. Bir de sana tabii.

Ömer Ceylan: Yaaaa, ben teşekkür ederim.

Saadet, fotoğraflarda saklayabilse de gerçekte asla saklayamadığı o çocuk tarafıyla gülümsedi. Tıpkı 14 sene önce, okulun çimlerinde yanına oturduğumda gülümsediği gibi. Ve o röportaj şimdi yapıldı.