Berlin. Şubat 28, Mart 2.

Buradayız. Bizim jenerasyonumuzun en ikonik, en ileri görüşlü, en işlevsel “akımı” için buradayız. Evet, “akım” diyorum çünkü doğrusu Netflix tam da o; televizyon ve film izlemede devrim yaratan bir akım.

1997’de birkaç yüz DVD kiralamayla başlayan yolculuk, şu anda dünyanın dört bir yanında farklı evrelerde olan 90’dan fazla orijinal yapıma evrilmiş durumda. Bunların içerisinde film, (ki baş rollerinde Tilda Swinton, Jake Gyllenhaal ve Brad Pitt gibi isimlerin olduğunu eklemek yerinde olur) belgesel ve diziler de bulunuyor. Netflix’in tek yapmak istediği de bu: Sürekli dünyanın her bir tarafından ve her bir tarafında izlenebilecek güzel içerik sağlamak.

Fakat beni daha çok heyecanlandıran akımının içerisindeki akım: bir kadın kabilesi. Netflix 2000’lerdeki House, Dexter, 24, The Sopranos
ve Nip/Tuc gibi erkek egemenliği olan dizilerden kendini ayrıştıran yeni bir dönem açmış vaziyette. The OA, The Crown, Orange is the New Black ve Chelsea Does gibileri kadınların gerçek güçleri ile ilgili kuvvetli ifadeleri hali hazırda vermiş olmalarına rağmen, yeni yapımlar da onlara çok yönlü destek yapmak üzereler. Politika, liderler ve bitmek bilmeyen tartışmalar tam tersini iddia etse de, bu sene ve bu dönem kadınların dönemi olacak.

3 günlük yolculuğumuza 13 Reasons Why’ın gösterimi ile başlıyoruz. Bu tahmin edebileceğiniz gibi lise yıllarında birinin başkasını sevmesinin nedenlerini anlatan bir lise draması değil. Lisede intihar eden bir öğrencinin mantığının arkasındaki nedenler. Konunun hiç hafif ya da sulandırılmış bir tarafı yok. Bu yazı baskıya girene kadar Netflix’te de yayınlanmış olacak bölümlerin gösterimini izlerken, lise yıllarımızda “dramatik” olarak adlandırdığımız olayların şiddetle değiştiğini fark etmeden edemedim: Sataşmalar, dedikodu ve ailelerle yaşanan sorunlar eskisi kadar masum değiller – insanı hayat sonlanlandırma noktasına itebiliyor. Aynı zamanda gençler o kadar erken yaşta büyümüş oluyorlar ki bunlar ufak bir grubun ait hissettiği konular olmaktan da çıktı. Tüm bunları anlatmak için de Hannah’dan daha iyi bir karakter düşünemiyoruz…

Biri ölü, diğeri ise sevdiğini kaybetmiş biri. Bu karakterlere hazırlanmak için neler yaptınız?

K: Öncelikle prodüksyondan öndeki süreçte ile ilgili çok şanslıydık. Tom McCarthy ile son derece sıkı bir prova dönemimiz oldu. Bence bu büyük bir değişikliğe yol açtı çünkü anlatmaya başlayacağımız bu hikaye kafamızda çok iyi oturmuş oldu.

İlk iki bölümde hikayeyi anlamaya çalışıyorsunuz, alışıyorsunuz ve bu karakterlerin temelde nasıl kişiler olduğunu öğreniyorsunuz… Fakat doğruyu şöylemek gerekirse bence karakterler bütünlükle yazılmış ve her özelliğine değinilmiş, önemli olan da bu… Brian Yorkey, Jay Asher’in kitabında olanlara muhteşem bir şekilde hayat verdi. O yüzden bizim işimiz kolaydı; en azından benim için çünkü 3 ay boyunca günde 16 saat beraber çalışıp çekimin yarısına geldiğimizde zaten bu karakterlerle çok haşır neşir olmuştuk ve oldukça vakit geçirmiştik o yüzdenrole bürünmemiz kolay oldu.

D: Tam olarak benim için de aynı oldu. Çünkü tabi ki o [Clay] Hannah için bir ses olmak istiyor ve öldüğü için onun adına adaleti sağlamak istiyor, ki ben de sezon ilerledikçe öyle hissetmeye başladım. Hannah’nın başına gelenleri okuyordum ve Clay gibi ben de sinirlenir oldum. O yüzden kesinlikle sonuna doğru kendimin daha da bağlandığını hissettim.

Normal olarak, oyunculuk tarafından bakacak olursak, duygusal bir sahneden önce ben genelde gergin oluyorum, “Nasıl yapacağım?” diye düşünüyorum. Fakat bu dizide çabasızca gelişti. Çok rahat bir şekilde duyguları hissedebildim…

Sizce bu hikaye ard arda izlemek için daha mı doğru?

K: Bence Netflix bunu harika bir şekilde sunacak. Başka bir medyumda olduğunu düşünemiyorum bile çünkü birincisi bize yaptığımız işi yapabilmemiz açısından gereken yaratıcılık özgürlüğünü tanıdılar ve bunu herhangi bir kanalda bulabileceğinizi düşünemiyorum.

İnsanların bunu nasıl izleyeceğine gelince… çok dolu bir konu. O yüzden de insanlar bunu kendi uygun hızlarında izleyecekler. Bazı bölümleri izledikten sonra rahatlamak isteyebilirsiniz. Fakat her zaman temelinde “Devam etmek istiyorum, ne olacağını bilmek istiyorum” hissi var. Çünkü bence yarısına geldikten sonra karaktere o kadar bağlanıyorsunuz ki ne olduğunu bilmek istiyorsunuz.

D: Birçok “Play’e bas!” anı var, mesela ilk bölümün sonunda ve o yüzden de “E ikinci bölümü hemen izlemem lazım” diye düşünüyorsunuz. En azından benim için öyle oldu. Bence özellikle son 5 bölümde insanlar devam etmekte zorlanacaklar. Daha fazla ara vermek isteyecekler.

Alaycı olup zorbalık yaptığınız / zorbalığa uğradığınız bir zaman oldu mu lise yıllarınızda?

D: İnşallah olmamışımdır…. Hayır, ben tam anlamıyla bir liseye gitmedim o yüzden öyle bir deneyimim olmadı…

K: Ben genelde kendi halimde bir çocuktum o yüzden pek de ortalıkta değildim. Düzgün bir lise hayatına başladığım zamanlarda ise sadece kızların olduğu bir okuldaydım o yüzden o rahatsızlık veren ve hiç hoşuma gitmeyen hissi hissettim. Şansıma lise değiştirdim ve o yüzden sonuna doğru harika bir lise deneyimim oldu.

Bence zorbalık insaların yaptığı ya da gördüğü için hep deneyimlediği bir şey. Bu yüzden de incelemek için enteresan bir konu çünkü eğer zorbalık edilen biriyseniz, başkasına zorbalık edildiğinde aynısı size de olmasın diye korkup kenarda durup izliyorsunuz, çünkü biliyorsunuz ki bir şey derseniz size de aynısı olabilir. Bence insanların bu konuya bakıp “Neden bir kenarda sessiz bir şekilde duruyoruz, değişik olsak ne olacak ki?” demeleri çok önemli.

Peki sizce Hannah’nın “Evet, intihar etmeye karar verdim” dediği dönüm noktası neydi? Sizce neyi daha farklı yapabilirdi?

K: Bence insanlar için bunu izlerken güzel olacak şey, Hannah’nın yaşadığı şeyleri yaşamış olan, ya da diziyi izlerken yaşayan birçok kişi olabileceğini hissediyorum. Televizyonda önemsediğin bir karakterin böyle bir şeyden geçmesini izlerken iyi olan şey de farklı verilebilecek kararları, değerlendirilebilecek fırsatları ya da konuşabilecek insanları görebiliyor olmak.

Karakteri canladırmak farklı bir şey, o nereye gidiyorsa siz de takip etmek durumundasınız. Benim için, Hannah’nın dönüm noktası 12. bölümde oluyor, gerçi bir yandan yine de ümit oluğunu söylemek istiyorum. 13. bölümde Mr. Porter ile konuşurken tüm umudunu yitirdiğini düşünüyor. O noktada bile Katherine olarak duruma bakıp – çok da hikayeyi anlatıp sonunu izleyenler için söylemek istemiyorum ama – Robert’la konuştuğu noktada okuldaki başka insanlarla konuşması için bir fırsatı olduğunu düşünüyorum…

İnsanlar öyle bir noktada olduklarında tam anlamıyla “Aileme söyleyemem, okuldakilere söyleyemem, öğretmenlere söyleyemem.” gibi hissediyorlar. Böyle bir şey olursa sizlere demek istediğim bir yardım hattı arayın! Sıkıcı ve boş bir tavsiye olarak gelebilir ama ciddiyim. Çünkü birisine ulaştığınızda geleceğiniz için umut doğuyor.

Dylan?

D: Sonuna doğru üst üste o kadar çok şey oluyor ki, hepsinin toplamı Hannah’yı… – çok başlangıç ve sonlardan geçiyor, çok şey yaşıyor, fakat sonrasında iyi günleri de oluyor. Tekrar deniyor, yeni bir şey deniyor. Sonuna doğru olayların sıralanması o kadar trajik ve talihsiz ki bu yüzden her şeyin birleşiminin buna sebep verdiğini düşünüyorum.

Katherine’nin dediği gibi, finalde farklı yapabileceği şeyleri görebilmek çok muhteşem bence. Bu da durumu büyülü göstermemelerinin göstergelerinden biri. Demiyorsunuz ki –

K: O bir kahraman değil.

D: Evet aynen. Sonunda diyorsun ki “Hayır şöyle yapabilirdin – …” İnsanlar anlayacak ki “Tanrım, şöyle yapabilirdi, birçok fırsatı vardı…” Ve bunu da finalde özellikle gösteriyorlar. O da tüm hikayenin kalbinizi daha çok kırmasını sağlıyor. Orada oturup keşke yapmasaydı diye düşünüyorsunuz…

Diziyi izlemeye başladığınızda sonunda ne olacağını biliyorsunuz. Fakat karakterlerle inanılmaz bir bağ kuruyorsunuz; iyi olsunlar istiyorsunuz, sonunda Hannah’nın öldüğünü bilmenize rağmen ilişkilerinin gerçekleşmisini istiyorsunuz. Sizce hikayede bunu sağlayan şey nedir?

K: Enteresan bir şekilde ben de izledim ve izlerken aynı senin gibi hissettim. Ölmüş olduğu bir sır değil, hatta daha ilk bölümde bunu net bir şekilde söylüyoruz fakat nasıl oluyorsa yaşamasını istiyorsunuz, sonunun bir şekilde değişmesini istiyorsunuz. Bence bunun sebeplerinden bir tanesi bu karakterlere çok iyi gerçeklik kattılar ve sadece hikayeyi görsel olarak izleyip sahneleri görmektense karakterleri ve onlara ne olacağını merak ettiğiniz ve umursadığınız bir duruma geliyorsunuz. Clay’e olanları umursuyorsunuz, Clay ve Hannah’nın ilişkisini umursuyorsunuz, Hannah’yı umursuyorsunuz ve durmadan savaşmasını istiyorsunuz. Bu yüzden bana sorarsanız olay karakterlere olan bağımlılık.

D: Aynen öyle. Bence ilk başta insanlar işin gizemine takılacaklar ve Hannah’nın geldiği noktaya nasıl geldiğini merak ettikleri için, sonunda ne olacağını görmek istedikleri için izleyecekler. Fakat sezonun ortasına gelince Hannah sizin için o kadar önemli oluyor ki bir anda sonunu hatırladığınızda “Bir dakika, Hannah gerçekten ölecek ve ben bunun olmasını istemiyorum!” diye düşünüp, sonrasında izlemeye devam etmekten korkuyorsunuz. İzlerken birçok iniş ve çıkış yaşayacaksınız. Gerçekten çok etkileyici ve büyüleyici.

Netflix’in en sevdiği kelimler kadınlarla ilgili olanlar: Muhteşem, komik, dişli, ateşli, büyüleyici, göz kamaştırıcı, özgür, savaş veren, KADIN. Girlboss ve Orange is the New Black dizilerinin başrollerindeki öbür kadınlarla beraber sahneye çıkan Chelsea Handler, Netflix’in “… kadınları daha önce hiç olmadığı kadar ön plana itmesi”nden bahsediyor. Daha önceden ünlülerle alay eden kimliğinden uzaklaşan yeni şovu politikaya yoğunlaşıyor. “Hepimizin ortak noktasının altını çizmek iyi bir şey. Yüksek sesli tüm seslerin yüksek ve güçlü olmasına ihtiyacımız var şu an.” Ve inanın, hepsinin yaptığı tam da o.

İçerik Eitörü Ted Sarandos’un sözleri ile Orange is the New Black “Televizyonun göstermek istemediği her şeyi barındırıyor; farklı bedenler, ırklar ve kadın karakterler.” Doğru, bu akım sevimsiz kadın karakterleri destekliyor. E kabul edelim, hepimizin dayanılmaz olduğu noktalar olduğu doğru.

Ne tüm kadın karakterler kurban, ne de tüm kadın karakterler “olağan”. Las Chicas del Cable, 1920’lerde çıkan problemlere karşı gruplaşan 4 kadının hikayesini anlatan İspanyol bir yapım. Okja, küçük bir kızın özel bir arkadaşını arayan, hayal gücünüzü süsleyecek görsellere sahip bir Bong Joon Ho filmi. Glow, yani Gorgeous Ladies of Wrestling “Spandex ve büyük saçları hayatımıza geri sokan” bir dizi. Rashida Jones’un yapımcılığını yaptığı Hot Girls Wanted porno dünyasındaki kadınları öven bir dizi. Gilrboss ise, işte o da ulaşılabilecek bir rüya.

Bazıları Sophia Amoruso’nun kitabını okumuştur; ufak tefek bir firma olan Nasty Gal’in hikayesi, hani dünya çapındaki en büyük online mağazalardan bir tanesi… Bu gerçeküstü fakat aynı zamanda rahatça bağ kurulabilecek karakteri Britt Robertson canlandırıyor ve oynayabilmek için de tüm enteresan özelliklere sahip; güçlü, inkar edilemez varlığı başta olmak üzere.

Oynadığın karakter için kendinde ortaya çıkarttığın ortak noktalar var mıydı, yoksa senin için tamamen yeni bir his miydi?

Ben Sophia’nın daha ılımlı bir versiyonuyum diyebilirim; yani orada burada halı çalan, çalıştığım yerde kriz geçiren bir durumum yok, fakat benim de içimde olan şeyler var. Benim de kafam karışıyor, ben de zorluk yaşıyorum. Sürekli hayatta ne istediğimin farkına varmaya çalışıyorum ve nasıl ulaşacağımı da pek bilmiyorum. Fakat kararlı ve tutkuluyum, ki bu da Sophia’nın karakterine çok benziyor. Sadece hayatımın nasıl olacağını daha bilmiyorum. Hayatımı olabileceği en iyi haline getirmeye çalışıyorum, o her ne demekse…!

Kitap başarısız olmanın sorun olmadığını vurguluyor…

Evet!

Biraz bundan bahseder misin?

Bu dizide çok büyük bir tema, ki ben diziyi çekerken bunu çok da göz önünde bulundurmadım. Bir dizi çekmek, onun hakkında konuşmaktan ve izlemekten çok daha zor. Temalar üzerine düşünmüyorsun ya da “Kendi hayatının patronu” olmayı düşünmüyorsun; sadece anları olduğu gibi oynuyorsun. Fakat şimdi geri dönüp baktığımda fark ediyorum ki bu projeyi yaparken öğrendiğim en büyük şeylerden bir tanesi hata yapmanın problem olmadığı. Hatta, hata yapmaya cüret edin! Dizinin yaratıcılarından birinin dediği gibi,“Kötü olmaya cüret edin!” Bunun da önemli olmasının sebebi, cüret etme cesaretini göstermediğiniz takdirde, boşveriyorsunuz. İyi olduğunuz işlerle ilgili kolayca tatmin oluyorsunuz ve neden daha fazlasını istemeyesiniz ki? Ufuğunuzu genişletin. Dünyayı görün. Çıldırın.

Feminizm ile ilgili Netflix ve geri kalan televizyon & sinema dünyasının hareketlenmesi ile ilgili ne düşünüyorsun? Bence bu hareketi sahiplenme ve gerçekten uygulama arasında biraz fark var çünkü…

Evet, aynen! Bence feminizmin “Kadınlar harikadır, erkekler felakettir!” olmadığını belirtmek önemli. Eşitlik önemli olan. Ben hiçbir zaman “Kadın olmak”la ilgili konuşmadım. Chelsea dün yaptığımız panelde de söyledi: O senelerdir kadın, kadın olmanın ne olduğunu da biliyor, artık bundan bahsetmeyi keselim. Fakat malesef bizim konuşmamız gerekiyor çünkü insanlar “Biz kadını anne olarak ya da kız arkadaşı rölünde görmek istiyoruz” diyorlar. Yaratılmış onlarca kutucuk var ve biz de daha fazlasını oluşturmaya, daha fazla karakter yaratmaya çalışıyoruz.

Çünkü insanlık deneyimi dediğiniz budur! Çok güzel ve kusursuz ve herkesin yaşadığına benzer değildir. Çeşit çeşittir. Oyunculuk bundan ibaret; daha önceden anlatılmış, olasılığı çok olmayan hikayelerin farklı anlatılma fırsatı.

Biraz bizim jenerasyonumuzun eskiyle karşılaştırıldığında şimdiki televizyon / sinema izleme alışkanlıklarından bahsetmek istiyorum… Ard arda izlemeye teşvik eden bu yeni yaklaşımı nasıl buluyorsun?

Bence bu diziyi ard arda izlemek lazım. Ben izlemedim ve keşke izleseydim dedim çünkü gerçekten bunun için hazırlanmış. Karakterin hikayesi çok spesifik bir şekilde takip ediliyor. Ben ilk 4 bölüm izledim ve sonrasında 5. bölümü izlediğimde “Aaa evet, çünku 3. bölümde şu şu olmuştu” diye hatırlamaya çalıştım. Yani her şeyin geri dönüp üstünden geçmen lazım, o da süreci zorlaştırıyor. Halbuki çok uzun bir film izler gibi izlerseniz, kolayca izlenen bir şey. Eğlenceli; bir komedi zaten!O kadar da zor olamaz.

Sen hangi dizileri izliyorsun?

Santa Clarita Diet’ı ard arda durmadan izledim, ki aslında ilk kez yaptığım bir şeydi. Çünkü, hani kimin vakti var ki, değil mi?

Televizyonun insanları gerçekten ne kadar etkilediğini düşünüyorsun? #Girlboss’un insanlar üzerindeki etkisi ne olsun istersin?

Bu soruyu sevdim açıkcası. Dünyayı dramatik bir anlamda değiştirmesini düşünmüyorum tabi fakat benim üzerimde etkisi oldu. Şu an verdiğim kararlar ve hayatta istediğim şeylere sahip olabilmekle ilgili bende bir farkındalık uyandırdı… Bu da dünyanın istediğim şeyler üzerindeki etkisine izin vermeme fikrini doğurdu bende.

İnşallah insanlar türlü türlü şeyler bulur dizide çünkü çok fazla tema var. Sadece “O kız tam bir şımarık. Belki ben de kendi hayatımda bu kadar şımarık olmasam” bile düşünülmesi yeter.

Kadın bir patronun erkek bir patrondan farkı nedir sence?

Yaratıcımız Kay Cannon her zaman “Girlboss”daki “girl”ü [kadını] cinsiyet değil gençlik olarak yansıtmak istediğini söyledi. Çünkü dizi gerçekten de bu kadının büyümesi ve olgunlaşmasıyla alakalı. Bir yerde başlayıp başka bir yere evriliyor.

Fakat soruna geri dönersek, kendi deneyimime bakınca – ki birçok kadın ve erkek patronum oldu – kadın patronunun olması muhteşem bir şey… Gerçi bu erkek patron için de geçerli çünkü her iki cinsiyetten de işe yakışan taraflar oluyor. Fakat kadın özelinde, özellikle de Kay [Cannon], Charlize [Theron] ve Sophia [Amoruso] son derece sabırlı ve nazikler. Ve çoğu da birer anne, o yüzden de bir aile ile nasıl ilgilenilmesi gerektiğini biliyorlar. Bana sorarsanız set öyle bir şey çünkü her gün 150 kişi ile çalışıyorum ve birinin o aileyi nasıl yönetmesi gerektiğini bilmesi ve ufak departmanlarla dahi ilgilenmesi güzel bir şey. Kadınlar detaya özen göstermekte çok iyiler. Erkekler değil demiyorum, onların başka özellikleri var. İki tarafın da ayrı artıları var.

Bir karakteri oynamayı bırakırken zorlanıyor musun?

Dürüst olmak gerekirse o kadar bayıldığım fazla karakter oynamadım. Genelde rol bittiğinde “Ay yeter kurtulun şundan” diye düşünüyorum. Fakat Sophia için her gün Kay ve dizideki en yakın arkadaşım Annie’yi oynayan Ellie’ye “Bu çekim bitince çok özleyeceğimi biliyorum.” diye söylediğimi hatırlıyorum. Ve, “Allahım keşke her saniyenin daha fazla keyfini çıkartsaydım” diye düşüneceğimi. Fakat zor bir iş ve oynaması zorlu bir karakter o yüzden çekerken biraz mücadele etmem gerekti. Fakat karakteri çok sevdim ve özleyeceğimi biliyordum. İnşallah bir ikinci sezonumuz olacak!

Bu kafa karıştıran şehirde dolanırken etrafta “Kadın akımını tekrar bir tehdit haline getirin” posterlerini görüyorum. Tabi ki bu ifadeyi tek destekleyen Netflix değil, fakat bu kadar yaratıcı, güçlü bir endüstride parmakla sayılabilenlerin arasındalar. Ted’in, bir hikayeyi onun için muhteşem kılan özelliklerinin ne olduğu sorulduğunda verdiği cevabı düşünüyorum. “Önemsediğim insanlarla dolu olan, içerisinde uzun bir süre geçirmek isteyeceğim bir yer.” Doğru: Netflix, coğrafi sınırlar tanımayan ve içindeki kadınların hiçbirimizden farklı olmadığı bir hikaye anlatıcısına döndü: Günlük süper güçlere sahip olan, kabiliyetli, güvenli kadınlar.